ISSN: 1300-7777 E-ISSN: 1308-5263
Turk J Hematol: 33 (3)
Volume: 33  Issue: 3 - 2016
Hide Abstracts | << Back
REVIEW
1.Clinical Interpretation of Genomic Variations
Müge Sayitoğlu
doi: 10.4274/tjh.2016.0149  Pages 172 - 179 (906 accesses)
Yeni dizileme teknolojileri, tek genli ve/veya kompleks kalıtılan hastalıklarla ilgili genlerinin haritalanması, kişiye özel tedavi ve farmakogenomik alanları için yüksek verimde ve büyük ölçekte genomik data üreten teknolojilerdir. Yeni nesil dizileme, hastaların tanı ve tedavi yanıtlarını değerlendirecek moleküler izlem süreçlerinde kullanılmak üzere, hızlı bir şekilde rutin uygulamada yerini bulmaktadır. Yeni nesil dizileme platformları çok büyük ölçekte genetik varyasyon datası üretmektedir ve bu varyasyonların klinik olarak anlamlandırılması çok zordur. Klinik yorumlamalar, hekimler ile biyoinformatik ve genetik uzmanlarının yakın işbirliğine ihtiyaç duymaktadır. Yeni haritalama ve hizalama araçlarına duyulan ihtiyaç, terminolojinin harmonizasyonu, genetik isimlendirmenin doğru kullanımı, farklı populasyonlar için referans genom datasının bulunmaması, nadir hastalıklar için genomik veri bankalarının eksikliği ve klinik raporlama, halen aşılması gereken sorunlar arasında bulunmaktadır.
Novel high-throughput sequencing technologies generate largescale genomic data and are used extensively for disease mapping of monogenic and/or complex disorders, personalized treatment, and pharmacogenomics. Next-generation sequencing is rapidly becoming routine tool for diagnosis and molecular monitoring of patients to evaluate therapeutic efficiency. The next-generation sequencing platforms generate huge amounts of genetic variation data and it remains a challenge to interpret the variations that are identified. Such data interpretation needs close collaboration among bioinformaticians, clinicians, and geneticists. There are several problems that must be addressed, such as the generation of new algorithms for mapping and annotation, harmonization of the terminology, correct use of nomenclature, reference genomes for different populations, rare disease variant databases, and clinical reports.

RESEARCH ARTICLE
2.The Mutation Profile of Calreticulin in Patients with Myeloproliferative Neoplasms and Acute Leukemia
Jingyi Wang, Jianguo Hao, Na He, Chunyan Ji, Daoxin Ma
doi: 10.4274/tjh.2015.0220  Pages 180 - 186 (757 accesses)
Amaç: Kalretikülin (CALR) hücre çoğalması, apoptoz ve immün yanıtlarda önemli rol oynar. CALR mutasyonları yakın zamanda Janus kinaz 2 (JAK2) veya MPL geni negatif primer miyelofibroz (PMF) ve esansiyel trombositemi (ET) hastalarında tanımlanmıştır. CALR JAK2’yi takiben miyeloproliferatif neoplazilerde (MPN) ikinci sıklıkta görülen mutant gendir. Ancak, Çinli lösemi hastalarında CALR mutasyonları hakkında bilgi sınırlıdır. Bu çalışmada, hematopoetik neoplazisi olan 305 Çinli hasta CALR mutasyonları, bu mutasyonların lösemi ve MPN hastalarındaki sıklığının ortaya çıkarılması için taranmıştır.
Gereç ve Yöntem: Polimeraz zincir reaksiyonu ve direkt dizileme yöntemi 135 akut miyeloid lösemi, 57 akut lenfoblastik lösemi ve 113 MPN olmak üzere toplam 305 hematopoetik malinitesi olan hastada CALR mutasyonlarını analiz etmede kullanılmıştır.
Bulgular: CALR mutasyonu MPN hastalarının %10,6’sında (12/113) tespit edilmiştir. Ayrıca bu mutasyonlar ET, PMF ve sınıflandırılamayan MPN hastalarında sırasıyla %11,3 (6/53), %21,7 (5/23) ve %9,1 (1/11) olarak bulunmuştur.
Sonuç: CALR mutasyonu taşıyan MPN hastaları JAK2 pozitif olanlara göre tanı anında daha yüksek trombosit sayısı ve daha düşük hemoglobin düzeylerine sahip olduklarını gösterdik. Ancak, lösemi hastalarının tamamında CALR mutasyonları negatif tespit edildi.
Objective: Calreticulin (CALR) plays important roles in cell proliferation, apoptosis, and immune responses. CALR mutations were described recently in Janus kinase 2 gene (JAK2)-negative or MPLnegative primary myelofibrosis (PMF) and essential thrombocythemia (ET) patients. CALR trails JAK2 as the second most mutated gene in myeloproliferative neoplasms (MPNs). However, little is known about CALR mutation in Chinese patients with leukemia. In the present study, a cohort of 305 Chinese patients with hematopoietic neoplasms was screened for CALR mutations, with the aim of uncovering the frequency of CALR mutations in leukemia and MPNs.
Materials and Methods: Polymerase chain reaction and direct sequencing were performed to analyze mutations of CALR in 305 patients with hematopoietic malignancies, including 135 acute myeloid leukemia patients, 57 acute lymphoblastic leukemia patients, and 113 MPN patients.
Results: CALR mutations were found in 10.6% (12 of 113) of samples from patients with MPNs. CALR mutations were determined in 11.3% (6 of 53), 21.7% (5 of 23), and 9.1% (1/11) of patients with ET, PMF, and unclassifiable MPN, respectively.
Conclusion: We showed that MPN patients carrying CALR mutations presented with higher platelet counts and lower hemoglobin levels compared to those with mutated JAK2. However, all of the leukemia patients had negative results for CALR mutations.

3.Clinical Features of 294 Turkish Patients with Chronic Myeloproliferative Neoplasms
Neslihan Andıç, Mustafa Ünübol, Eren Yağcı, Olga Meltem Akay, İrfan Yavaşoğlu, Vefki Gürhan Kadıköylü, Ali Zahit Bolaman
doi: 10.4274/tjh.2015.0041  Pages 187 - 195 (645 accesses)
Amaç: Miyeloproliferatif hastalıklar (MPH) ortak klonal bir kök hücreden köken almalarına karşın klinik seyirleri belirgin farklılıklar göstermektedir. Bu retrospektif çalışmanın amacı MPH’lardaki trombotik ve hemorajik komplikasyonların, JAK2 mutasyon durumunun, gastrointestinal ve kardiyak değişikliklerin, tedavi şekillerinin ve yaşam sürelerinin incelenmesidir.
Gereç ve Yöntem: Türkiye’nin iki farklı üniversite hastanesinden 294 hastanın [112 esansiyel trombositemi (ET), 117 polisitemia vera (PV), 46 primer miyelofibozis, 19 sınıflanamayan MPH] kayıtları incelenmiştir.
Bulgular: İleri yaş, tanıda yüksek lökosit sayısı JAK2 mutasyon pozitifliği tromboz için risk faktörü olarak bulunmuştur. Trombosit sayımının 1000x109/L üzerinde olması kanama komplikasyonları açısından risk faktörüdür. Hidroksiüre tedavisi lösemik dönüşümle ilişkili bulunmamıştır. Bu hastalarda: Medyan takip süresi 50 ay (22,2- 81,75 çeyrekler) idi. Primer miyelofibrozisli hastalar ET için 179 ay ve PV için 231 ay olan yaşam süreleri ile karşılaştırıldığında 137 ay ile en kısa yaşam süresine sahip hastalardır. Lösemik transformasyon, tromboembolik olaylar, 60 yaş üstü olmak ve anemi yaşam süresinin etkileyen faktörler olarak bulunmuştur.
Sonuç: Tromboembolik komplikasyonlar MPH’da en önemli önlenebilir mortalite ve morbidite nedenidir. İlaç düzenlemeleri çoğunlukla hemoglobin ve trombosit sayımlarına göre yapılmaktadır. Bu çalışmamızdaki hasta popülasyonundan elde ettiğimiz veriler lökositoz ve JAK2 pozitifliğinin hemoglobin ve trombosit sayımlarından daha önemli risk faktorleri olduğu savını desteklemektedir.
Objective: Myeloproliferative neoplasms (MPNs) share common clonal stem cells but show significant differences in their clinical courses. The aim of this retrospective study was to evaluate thrombotic and hemorrhagic complications, JAK2 status, gastrointestinal and cardiac changes, treatment modalities, and survival in MPNs in Turkish patients.
Materials and Methods: Medical files of 294 patients [112 essential thrombocythemia (ET), 117 polycythemia vera (PV), 46 primary myelofibrosis, and 19 unclassified MPN cases] from 2 different universities in Turkey were examined.
Results: Older age, higher leukocyte count at diagnosis, and JAK2 mutation positivity were risk factors for thrombosis. Platelet count over 1000x109/L was a risk factor for hemorrhagic episodes. Hydroxyurea treatment was not related to leukemic transformation. Median follow-up time was 50 months (quartiles: 22.2-81.75) in these patients. Patients with primary myelofibrosis had the shortest survival of 137 months when compared with 179 months for ET and 231 months for PV. Leukemic transformation, thromboembolic events, age over 60 years, and anemia were found to be the factors affecting survival.
Conclusion: Thromboembolic complications are the most important preventable risk factors for morbidity and mortality in MPNs. Drug management in MPNs is done according to hemoglobin and platelet counts. Based on the current study population our results support the idea that leukocytosis and JAK2 positivity are more important risk factors for thrombosis than hemoglobin and platelet values.

4.Retrospective Study of Incidence and Prognostic Significance of Eosinophilia after Allogeneic Hematopoietic Stem Cell Transplantation: Influence of Corticosteroid Therapy
Wataru Yamamoto, Eriko Ogusa, Kenji Matsumoto, Atsuo Maruta, Yoshiaki Ishigatsubo, Heiwa Kanamori
doi: 10.4274/tjh.2015.0047  Pages 196 - 201 (637 accesses)
Amaç: Allojenik hematopoetik kök hücre nakli sonrası eozinofilinin önemi tartışmalıdır. Bu çalışma kortikosteroid tedavisinin etkisini hesaba katarak, eozinofilinin allojenik hematopoetik kök hücre naklinin sonuçları üzerine etkisini geriye dönük değerlendirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Ocak 2001’den Aralık 2010’a kadar akut myeloid lösemi, akut lenfoblastik lösemi ve myelodisplastik sendrom tanısıyla allojenik hematopoetik kök hücre nakli olan 204 hastayı geriye dönük değerlendirdik.
Bulgular: Ortanca yaş 43 (aralık: 17-65 yaş) idi. Yüz elli üç hastada miyeloablatif, 51 hastada azaltılmış yoğunluklu hazırlama rejimi uygulandı. Kök hücre kaynağı 132 hastada kemik iliği, 34 hastada periferik kan ve 38 hastada kordon kanıydı. Yetmiş bir hastada eozinofili saptandı ve çoklu değişken analizinde eozinofiliyi anlamlı olarak öngörecek bir belirteç saptanmadı. Hastalar kortikosteroid tedavisine göre gruplandığında eozinofili gelişimi ile akut graftverus- host hastalığı sıklığı ya da derecesi arasında bağlantı yoktu. Tek değişkenli analizde eozinofili 5 yıllık genel sağkalım açısından prognostik bir faktör olmasına karşın, çok değişkenli analizde anlamlı bir belirteç değildi.
Sonuç: Bu sonuçlar allojenik hematopoetik kök hücre nakli olan hastalarda eozinofilinin klinik öneminin, sistemik kortikosteroid uygulamasını dikkate alarak değerlendirilmesi gerektiğinin düşündürmektedir.
Objective: The clinical significance of eosinophilia after allogeneic hematopoietic stem cell transplantation is controversial. This study aimed to retrospectively study the impact of eosinophilia on the outcome of allogeneic hematopoietic stem cell transplantation by taking into account the influence of corticosteroid therapy.
Materials and Methods: We retrospectively studied 204 patients with acute myeloid leukemia, acute lymphoblastic leukemia, and myelodysplastic syndrome who underwent allogeneic hematopoietic stem cell transplantation from January 2001 to December 2010.
Results: The median age was 43 years (minimum-maximum: 17- 65 years). Myeloablative conditioning was used in 153 patients and reduced intensity conditioning was employed in 51 patients. Donor cells were from bone marrow in 132 patients, peripheral blood in 34, and cord blood in 38. Eosinophilia was detected in 71 patients and there was no significant predictor of eosinophilia by multivariate analysis. There was no relationship between occurrence of eosinophilia and the incidence or grade of acute graft-versus-host disease when the patients were stratified according to corticosteroid treatment. Although eosinophilia was a prognostic factor for 5-year overall survival by univariate analysis, it was not a significant indicator by multivariate analysis.
Conclusion: These results suggest that the clinical significance of eosinophilia in patients receiving allogeneic hematopoietic stem cell transplantation should be assessed with consideration of systemic corticosteroid administration.

5.Cytokine Contents in Chronic Lymphocytic Leukemia: Association with ZAP70 Expression
Nilgün Işıksaçan, Suzan Çınar, Esin Aktaş Çetin, Melih Aktan, Günnur Deniz
doi: 10.4274/tjh.2014.0469  Pages 202 - 208 (641 accesses)
Amaç: Kronik lenfositik lösemi (KLL) klinik olarak çok farklı seyir gösterebilen bir hastalıktır ve tirozin kinaz ZAP70’in ekspresyonu, çok değerli bir prognostik faktör olarak tanımlanmıştır. ZAP70 pozitif hastalar, kötü klinik seyir, belirgin olarak kısa hastalıksız geçen süre ve düşük sağkalım oranı ile karakterizedir. Bu çalışmada KLL hastalarının T, B ve KLL hücrelerinde intrasitoplazmik interferon gama (IFN-y) ve interlökin-4 (IL-4) içeriği, Rai evrelemesi ve ZAP70 pozitifliği arasındaki korelasyon araştırılmıştır.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Hematoloji Kliniği’nde tanısı yeni konan veya takip edilmekte olan KLL hastaları dahil edilmiştir. Bu hastalar Rai evreleme sistemi ve ZAP70 ekspresyonlarına göre sınıflandırılmıştır. Periferik kan T, B ve KLL hücrelerinin IL-4, IFN-g ve ZAP70 ekspresyonları 4 renkli flow sitometri ile ölçülmüştür.
Bulgular: Hastalığın evresindeki ilerleme ile ZAP70 pozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmaktadır. KLL hastalarının sağlıklı bireylerle kıyaslandığında IL-4 salgılayan T hücreleri sayısı anlamlı olarak artmış, ancak IFN-g salgıları anlamlı olarak azalmış, IL-4 salgılayan B hücre sayısı ise T hücrelerinin aksine anlamlı olarak azalmıştır.
Sonuç: Bu bulgular, hücresel immünitede hasarın olabileceğini ve IL-4’ün birçok komplikasyonlara yol açarak hastalığın ilerlemesinde önemli olabileceğini düşündürtmektedir.
Objective: Chronic lymphocytic leukemia (CLL) is a disease that shows varying clinical progression, and expression of the protein tyrosine kinase ZAP70 has been described as a very valuable prognostic factor. Patients with ZAP70 positivity are characterized by worse clinical course and significantly shorter progression-free and overall survival. In this study, intracytoplasmic interferon gamma (IFN-γ) and interleukin-4 (IL-4) content of T, B, and CLL cells in CLL patients and their correlations with Rai staging and ZAP70 positivity were investigated.
Materials and Methods: CLL patients newly diagnosed or in followup at the İstanbul University İstanbul Medical Faculty Hematology Department were included in this study. These patients were classified according to Rai staging and ZAP70 expression. IL-4, IFN-γ, and ZAP70 expressions in peripheral blood T, B, and CLL cells were measured by four-color flow cytometry.
Results: There was a statistically significant correlation between advanced disease and ZAP70 positivity. IL-4-secreting T cells were significantly increased; however, IFN-γ secretion was significantly decreased in CLL patients compared to healthy individuals, whereas IL-4-secreting B cells were significantly diminished in contrast to T cells.
Conclusion: These findings suggest damage in the cellular immunity and that IL-4 might lead to many complications and may be important in disease progression.

6.Finding the Optimal Conditioning Regimen for Relapsed/Refractory Lymphoma Patients Undergoing Autologous Hematopoietic Cell Transplantation: A Retrospective Comparison of BEAM and High-Dose ICE
Onur Esbah, Emre Tekgündüz, Itır Şirinoğlu Demiriz, Sinem Civriz Bozdağ, Ali Kaya, Ayşegül Tetik, Ömür Kayıkçı, Gamze Durgun, Şerife Kocubaba, Fevzi Altuntaş
doi: 10.4274/tjh.2014.0214  Pages 209 - 215 (740 accesses)
Amaç: Otolog kök hücre nakli (OKHN) destekli yüksek doz kemoterapi relaps/refrakter non-Hodgkin lenfoma (NHL) ve Hodgkin lenfoma (HL) tedavisinde uygulanan bir yöntemdir. Hazırlama rejimleri çok çeşitli olabilse de OKHN öncesinde henüz hiçbirisi standart olarak kabul edilmemiştir.
Gereç ve Yöntem: BEAM ve yüksek doz ICE (hICE) sonrasında OKHN olan 62 hastanın tıbbi kayıtları retrospektif olarak analiz edildi ve etkinlik ile yan etki profili açısından karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışmaya toplamda 29 relaps/refrakter NHL ve 33 HL olgusu dahil edildi. Hazırlama rejimleri BEAM (n=37) ve hICE (n=25) idi. Bir yıllık genel sağkalım (GS) %73±%6 idi. BEAM ve hICE gruplarında ise 1 yıllık GS oranı sırasıyla %71±%8 ve %74±%9 olarak bulundu (p=0,86). Bulantı/kusma (derece ≥2) insidansı (%84 vs %44,7; p=0,04) ve mukozit (derece ≥2) insidansı (%13 vs %3; p=0,002) hICE grubunda daha yüksek oranda görüldü. İlaveten, hICE alan hastalarda istatistiksel olarak derece ≥2 hepatotoksisite (%40 vs %2,7; p<0,005) ve derece ≥2 nefrotoksisite (%48 vs %2,7; p<0,005) daha fazla oranda gözlendi. hICE grubunda veno-oklüzif hastalık (VOH) sıklığı (n=4; 25%) BEAM grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksekti (p=0,01). BEAM grubunda VOH görülmedi.
Sonuç: GS oranları her iki grup arasında farklı bulunmadı ancak hICE grubunda anlamlı oranda yan etki sıklığı artmıştır. Relaps/refrakter NHL ve HL hastalarında benzer etkinlik ile BEAM rejimi toksisite profili açısından hICE rejiminden üstün olarak kabul edilebilir.
Objective: High-dose chemotherapy followed by autologous hematopoietic stem cell transplantation (AHCT) is a well-defined treatment modality for relapsed/refractory non-Hodgkin’s lymphoma (NHL) and Hodgkin’s lymphoma (HL). Although there are several options in terms of conditioning regimens before AHCT, no one treatment is accepted as a standard of care. This study aimed to compare different conditioning regimens for the treatment of NHL and HL.
Materials and Methods: Medical records of 62 patients who had undergone AHCT following BEAM (BCNU, etoposide, cytarabine, and melphalan) and high-dose ICE (hICE; ifosfamide, carboplatin, and etoposide) conditioning regimens were analyzed retrospectively and compared in terms of efficacy and adverse effects.
Results: The study included a total of 29 and 33 patients diagnosed with relapsed/refractory NHL and HL, respectively. Patients received BEAM (n=37) or hICE (n=25) regimens for conditioning. One-year overall survival was 73±6% in all patients. One-year overall survival was 71±8% and 74±9% in the BEAM and hICE groups, respectively (p=0.86). The incidences of nausea/vomiting (grade ≥2) (84% vs. 44.7%; p=0.04) and mucositis (grade ≥2) (13% vs. 3%; p=0.002) were higher in the hICE group compared to the BEAM group. In addition, we witnessed significantly more hepatotoxicity of grade ≥2 (40% vs. 2.7%; p<0.005) and nephrotoxicity of grade ≥2 (48% vs. 2.7%; p<0.005) among patients who received hICE. Significantly more patients (n=4; 25%) in the hICE group experienced veno-occlusive disease (VOD) compared to the BEAM arm, where no patients developed VOD (p=0.01).
Conclusion: There was no difference in terms of overall survival between the BEAM and hICE groups. We observed significantly more adverse effects among patients treated with hICE. The BEAM regimen seems to be superior to hICE in terms of toxicity profile with comparable efficacy in patients with relapsed/refractory NHL and HL.

7.The Changing Epidemiology of Bloodstream Infections and Resistance in Hematopoietic Stem Cell Transplantation Recipients
Mücahit Yemişen, İlker İnanç Balkan, Ayşe Salihoğlu, Ahmet Emre Eskazan, Bilgül Mete, M. Cem Ar, Şeniz Öngören, Zafer Başlar, Reşat Özaras, Neşe Saltoğlu, Ali Mert, Burhan Ferhanoğlu, Recep Öztürk, Fehmi Tabak, Teoman Soysal
doi: 10.4274/tjh.2014.0378  Pages 216 - 222 (625 accesses)
Amaç: Hematopoetik kök hücre transplantasyonu (HKHT) yapılan hastaların bağışıklık sistemi ciddi şekilde baskılanmıştır ve kan akımı enfeksiyonları (KAE) bu süre içinde karşılaşılan majör komplikasyonlardan biridir. Bu çalışmada amacımız, geriye dönük olarak bu hastalarda KAE’lerinin epidemiyolojisini değerlendirmektir.
Gereç ve Yöntem: HKHT yapılan 312 hastanın epidemiyolojik özellikleri retrospektif olarak değerlendirildi.
Bulgular: 2000 ve 2011 yılları arasında otolog (%62) ve allojeneik (%38) HKHT yapılan 312 hasta, çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hasta grupları en sık multipl miyelom (%28) ve Hodgkin lenfoma (%21,5) tanılı hastalar idi. Yüz kırk iki hastada (%45) en az bir kez KAE gelişmiş ve kan kültürlerinden 193 ayrı patojen elde edilmiştir. KAE’lerde 2005-2008 yılları arası bir artışın yanında, 2009-20011 yılları arasında da gram pozitiflerde göreceli bir artış da saptanmış ve en sık KAE kaynağı santral venöz kataterler olarak tespit edilmiştir. Koagülaz negatif staphylococi (%49,2) ve Acinetobacter baumannii (%8,8), kan kültürlerinden en sık elde edilen patojenlerdir. Genişlemiş spektrumlu beta laktamaz üretimi Escherichia coli ve Klebsiella spp. suşları arasında sırası ile %23 ve %22 idi. Kinolon dirençli Enterobacteriaceae oranı %10 olarak tespit edilmiştir. Pseudomonas ve Acinetobacter suşlarında karbapenem direni sırasıyla, %11,1 ve %23,5 iken, Enterobacteriaceae grubunda karbapenemlere hiç direnç saptanmamıştır.
Sonuç: Yıllar içinde, gram negatif bakterilerden gram pozitiflere doğru bir kayma gözlenirken, en sık KAE kaynağı santral kataterler olarak saptanmıştır.
Objective: Patients receiving hematopoietic stem cell transplantation (HSCT) are exposed to highly immunosuppressive conditions and bloodstream infections (BSIs) are one of the most common major complications within this period. Our aim, in this study, was to evaluate the epidemiology of BSIs in these patients retrospectively.
Materials and Methods: The epidemiological properties of 312 patients with HSCT were retrospectively evaluated.
Results: A total of 312 patients, followed between 2000 and 2011, who underwent autologous (62%) and allogeneic (38%) HSCT were included in the study. The most common underlying malignancies were multiple myeloma (28%) and Hodgkin lymphoma (21.5%). A total of 142 (45%) patients developed at least 1 episode of BSI and 193 separate pathogens were isolated from the blood cultures. There was a trend of increase in the numbers of BSIs in 2005-2008 and a relative increase in the proportion of gram-positive infections in recent years (2009-2011), and central venous catheter-related BSI was found to be most common source. Coagulase-negative staphylococci (49.2%) and Acinetobacter baumannii (8.8%) were the most common pathogens. Extended-spectrum beta-lactamase-producing strains were 23% and 22% among Escherichia coli and Klebsiella spp. isolates, respectively. Quinolone resistance was detected in 10% of Enterobacteriaceae. Resistance to carbapenems was not detected in Enterobacteriaceae, while it was seen at 11.1% and 23.5% in Pseudomonas and Acinetobacter strains, respectively.
Conclusion: A shift was detected from gram-negative bacteria to gram-positive in the etiology over the years and central lines were the most common sources of BSIs.

8.BK Virus-Hemorrhagic Cystitis Following Allogeneic Stem Cell Transplantation: Clinical Characteristics and Utility of Leflunomide Treatment
Young Hoon Park, Joo Han Lim, Hyeon Gyu Yi, Moon Hee Lee, Chul Soo Kim
doi: 10.4274/Tjh.2015.0131  Pages 223 - 230 (913 accesses)
Amaç: BK-virüs hemorajik sistiti (BKV-HS) allojenik kök hücre nakli (Allo-KHN) uygulanan hastalarda morbidite ve mortalitenin önemli bir nedenidir. Bu çalışmada Allo-KHN sonrası BKV-HS olan olguların klinik özellikleri ve leflunomid tedavisinin BKV-HS’deki etkinliği araştırılmıştır.
Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde Ocak 2005-Haziran 2014 arası Allo- KHN uygulanmış 69 hastada, BKV-HS geçirmiş olanlar retrospektif olarak değerlendirildi.
Bulgular: Otuz hastada (%43,5) HS gözlendi. Bu olguların 18’inde (%26,1) BKV-HS’si saptandı. Hastaların (12’si erkek, altısı kadın) medyan yaşı 45 (13-63) idi. Hastalara akut miyeloid lösemi (n=11), aplastik anemi (n=4), miyelodisplastik sendrom (n=2) ve non-Hodgkin lenfoma (n=1) nedeni ile Allo-KHN uygulanmıştı. Altısında insan lökosit antijeni (İLA)-uygun kardeş, dokuzunda İLA-uygun akraba dışı donör ve ikisinde haplo-identik donör kullanılmıştı. Transplant sonrası BKV-HS medyan başlangıç zamanı 21 gün (7-97 gün), medyan süresi 22 gün (6-107 gün) idi. On bir olguda (%62,1) derece I-II, yedi olguda (%38,9) derece III-IV (yüksek derecede) HS saptandı. Yüksek derece HS’li yedi hastanın, birinde tam yanıt, birinde kısmi yanıt elde edilirken, beş hastada yanıt alınamadı. Yanıt alınmayan beş hastanın birisi BKV-HS ilişkili komplikasyonlardan kaybedildi. Geri kalan dört hasta leflunomid ile tedavi edildi. Bu hastaların ikisinde tam yanıt, ikisinde kısmi yanıt elde edildi. Leflunomidin başlangıcından itibaren medyan yanıt süresi 13 gündü (8-17 gün). Tüm hastalar leflunomidi iyi tolere ederken, üç hastada anoreksi ve abdominal gaz şikayetleri dahil hafif şiddetli gastrointestinal yan etkiler gözlendi.
Sonuç: Allo-KHN sonrası izlemde BKV-HS yaygın olarak gözlenmiştir. Destek tedavisine yanıt vermeyen yüksek derece BKV-HS’li olgularda leflunomid, anlamlı toksisitesi olmaksızın bir seçenek olabilir.
Objective: BK virus-hemorrhagic cystitis (BKV-HC) is a potential cause of morbidity and mortality in patients having undergone allogeneic stem cell transplantation (Allo-SCT). We analyzed the clinical features of BKV-HC following Allo-SCT and reported the utility of leflunomide
therapy for BKV-HC.
Materials and Methods: From January 2005 to June 2014, among the 69 patients that underwent Allo-SCT in our institution, the patients who experienced BKV-HC were investigated retrospectively.
Results: HC was observed in 30 patients (43.5%), and among them, 18 of the cases (26.1%) were identified as BKV-HC. The median age of the patients (12 males and 6 females) was 45 years (minimum-maximum: 13-63). Patients received Allo-SCT for acute myeloid leukemia (n=11), aplastic anemia (n=4), myelodysplastic syndrome (n=2), and non-Hodgkin lymphoma (n=1). The donor types were human leukocyte antigen (HLA)-matched sibling donor for six patients, HLA-matched unrelated donor for nine, and haploidentical familial donor for two. The median onset and duration of BKV-HC was on day 21 after transplantation (minimum-maximum: 7-97) and 22 days (minimum-maximum: 6-107). Eleven patients (62.1%) had grade I-II HC and seven patients (38.9%) had grade III-IV (high-grade) HC. Among the seven patients who had high-grade HC, one had complete response, one had partial response, and five had no response. Among the five nonresponders, one died of BKV-HC associated complications. The remaining four patients were treated with leflunomide, achieving complete response (n=2) and partial response (n=2). The median duration from the start of leflunomide therapy to response was 13 days (minimum-maximum: 8-17 days). All patients tolerated the leflunomide treatment well, with three patients having mild gastrointestinal symptoms, including anorexia and abdominal bloating.
Conclusion: BKV-HC was commonly observed in patients with HC following Allo-SCT. In high-grade BKV-HC patients who do not respond to supportive care, leflunomide may be a feasible option without significant toxicity.

9.A Randomized Study Comparing the Efficacy of Three Hepatitis B Vaccine Induction Regimens in Adult Patients with Hematological Malignancies
Zübeyde Nur Özkurt, Elif Suyanı, Rauf Haznedar, Münci Yağcı
doi: 10.4274/tjh.2015.0079  Pages 231 - 235 (687 accesses)
Amaç: Hematolojik maliniteli hastalarda hastalık veya tedavi ilişkili immün baskılanma yüzünden Hepatit B virüsü (HBV) aşısı yanıtsızlığı nadir değildir. Aşı yanıtını düzeltecek yöntemler denenmiş olsa da hematolojik maligniteli hastalarda kabul görmüş bir protokol henüz mevcut değildir.
Gereç ve Yöntem: Üç farklı HBV aşılama rejimini karşılaştıran ileriye dönük ve randomize bir çalışma tasarlandı. Standart doz (SD) grubuna toplam 40 μg olmak üzere 0. ve 4. haftada 20 μg HBV aşısı yapıldı. Yüksek doz-doz yoğun (YDDY) gruba toplam 80 μg HBV aşısını 0. ve 4. haftada 40 μg uygulandı. Yüksek doz-sık uygulama (YDSU) grubuna toplam 80 μg HBV aşısı 0., 2., 4. ve 6. haftalarda 20 μg yapıldı.
Bulgular: Yüz on dört hastayı içeren bu çalışmada HBV aşısına yanıt %38,6 bulundu. Yanıt oranı SD, YDDY ve YDSU kolu için yanıt sırası ile %26,2, %29,7 ve %44,7 bulundu (p>0,05). Aşı yanıtı üzerine olumsuz etkili tek değişkenin yaş olduğu saptandı.
Sonuç: İstatistiksel anlamı olmasa da YDSU kolunda HBV aşı yanıtı oransal olarak daha yüksek bulundu. Bu çalışmada elde edilen sonuçlar hematolojik maligniteli hastalarda yüksek doz ve daha sık uygulanan HBV aşılama rejiminin daha etkin olduğunu düşündürmektedir.
Objective: Non-responsiveness to hepatitis B virus (HBV) vaccines is not rare in hemato-oncological patients due to disease-associated or treatment-induced immune suppression. Although different strategies have been employed to improve the response rates, to date there is not an approved schedule for HBV immunization in patients with hematological malignancies. We designed a prospective randomized study to evaluate the efficacy of 3 different induction regimens for HBV vaccination.
Materials and Methods: In the standard-dose (SD) group, total vaccine dose delivered was 40 μg and patients were vaccinated with 20 μg at weeks 0 and 4. In the high-dose dose-intensive (HDDI) group, total vaccine dose delivered was 80 μg and patients were vaccinated with 40 μg at weeks 0 and 4. In the high-dose time-intensive (HDTI) group, total vaccine dose delivered was 80 μg and patients were vaccinated with 20 μg at weeks 0, 2, 4, and 6.
Results: In a cohort of 114 patients, 38.6% responded to HBV vaccination. The response rate in the SD arm, HDDI arm, and HDTI arm was 26.2%, 29.7%, and 44.4%, respectively (p>0.05). Age was the only variable identified as having a negative impact on response.
Conclusion: Short of achieving statistical significance, a higher response rate was observed in the HDTI arm. Therefore, this study supports a high-dose, time-intensive HBV vaccine induction regimen in patients with hematological malignancies who are not on chemotherapy.

10.Reliability and Validity of the Turkish Version of the PedsQL 3.0 Cancer Module for 2- to 7-Year-Old and the PedsQL 4.0 Generic Core Scales for 5- to 7-Year-Old: The Hacettepe University Experience
Vesile Yıldız Kabak, Yavuz Yakut, Mualla Çetin, Tülin Düger
doi: 10.4274/tjh.2015.0242  Pages 236 - 243 (1348 accesses)
Amaç: Çalışmamızın amacı, çocukluk çağı kanserlerinde Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ) 3.0 Kanser Modülü Türkçe versiyonunun 2-7 yaşları arasındakiler için ve ÇİYKÖ 4.0 Genel Skalası’nın 5-7 yaşları arasındakiler için geçerliliğini ve güvenilirliğini araştırmaktır.
Gereç ve Yöntem: ÇİYKÖ 3.0 Kanser Modülü ve ÇİYKÖ 4.0 Genel Skalası Hacettepe Üniversitesi’ndeki kanserli çocuklara ve ebeveynlerine uygulanmıştır. Cronbach’s alpha kullanılarak iç tutarlılık, sınıf içi korelasyon katsayısı (SKK) kullanılarak test-retest güvenirliği belirlenmiştir. Yapı geçerliliği ÇİYKÖ 3.0 Kanser Modülü ile ÇİYKÖ 4.0 Genel Skalası sonuçlarının karşılaştırılmasıyla değerlendirilmiştir.
Bulgular: ÇİYKÖ 3.0 Kanser Modülü’nün Cronbach’s alpha değerleri 0,803-0,873 arasında, ÇİYKÖ 4.0 Genel Skalası’nın ise 0,665-0,841 arasında değişiklik göstermektedir. Test-retest SKK değerleri ise ÇİYKÖ 3.0 Kanser Modülü’nde 0,877-0,949 arasında, ÇİYKÖ 4.0 Genel Skalası’nda ise 0,681-0,824 arasında değişiklik göstermektedir. ÇİYKÖ Kanser Modülü ile Genel Skalası’nın alt başlık skorlarının korelasyonlarının mükemmel-orta düzeyde olduğu gösterilmiştir. ÇİYKÖ Kanser Modülü Çocuk Formu ile Ebeveyn Formu arasındaki ilişki çok iyi düzeyde korele (r=0,694, p<0,001), ÇİYKÖ Genel Skalası’nda ise iyi düzeyde koreledir (r=0,540, p=0,002).
Sonuç: Bu çalışma ÇİYKÖ 3.0 Kanser Modülü’nün Türkçe versiyonunun 2-4 yaş ile 5-7 yaşları arasındaki ve ÇİYKÖ 4.0 Genel Skalası Türkçe versiyonunun 5-7 yaşları arasındaki kanserli çocuklarda geçerli, güvenilir ve uygulanabilir olduğunu göstermiştir.
Objective: The aim of this study was to investigate the reliability and validity of the Turkish version of the Pediatric Quality of Life Inventory (PedsQL) 3.0 Cancer Module for 2- to 7-year-old and the PedsQL 4.0 Generic Core Scales for 5- to 7-year-old in childhood cancer.
Materials and Methods: The PedsQL 3.0 Cancer Module and PedsQL 4.0 Generic Core Scales were administered to children with cancer and their parents at Hacettepe University. Internal consistency was determined by using Cronbach’s alpha and test-retest reliability was determined by using the intraclass correlation coefficient (ICC). Construct validity was assessed by comparing the results of the PedsQL 3.0 Cancer Module with those of the PedsQL 4.0 Generic Core Scales.
Results: Cronbach’s alpha of the PedsQL 3.0 Cancer Module varied from 0.803 to 0.873 and that of the PedsQL 4.0 Generic Core Scales from 0.665 to 0.841. Test-retest ICC values of the PedsQL 3.0 Cancer Module varied from 0.877 to 0.949 and those of the PedsQL 4.0 Generic Core Scales from 0.681 to 0.824. The correlation of the PedsQL 3.0 Cancer Module with subscale scores of the PedsQL 4.0 Generic Core Scales showed that there were excellent to fair correlations between the two scales. The relationship between parent proxy-report and child self-report of the PedsQL 3.0 Cancer Module had very good correlation (r=0.694, p<0.001), as did the PedsQL 4.0 Generic Core Scales (r=0.540, p=0.002).
Conclusion: This study demonstrated the reliability, validity, and feasibility of the Turkish version of the PedsQL 3.0 Cancer Module in 2- to 4-year-old and 5- to 7-year-old and the PedsQL 4.0 Generic Core Scales in 5- to 7-year-old in childhood cancer.

BRIEF REPORT
11.Results of Four-Year Rectal Vancomycin-Resistant Enterococci Surveillance in a Pediatric Hematology-Oncology Ward: From Colonization to Infection
Hacer Aktürk, Murat Sütçü, Ayper Somer, Serap Karaman, Manolya Acar, Ayşegül Ünüvar, Sema Anak, Zeynep Karakaş, Aslı Özdemir, Kutay Sarsar, Derya Aydın, Nuran Salman
doi: 10.4274/tjh.2015.0368  Pages 244 - 247 (706 accesses)
Amaç: Hematolojik malignitesi olan pediatrik hastalarda vankomisine dirençli enterokok (VDE) kolonizasyonunun klinik öneminin araştırılması ve eşlik eden risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntemler: Ocak 2010-Aralık 2013 tarihleri arasında yapılan VDE sürveyans kayıtlarından faydalanılarak VRE ile kolonize ve/veya enfekte olmuş hastalar belirlenmiştir. VDE ile kolonize hastalarda VRE enfeksiyonu gelişimi ile ilişkili risk faktörlerini belirlemek amacıyla retrospektif olgu-kontrol çalışması yapılmıştır.
Bulgular: Çalışma süresince yatırılan 229 hastanın 72’sinde (%31,4) rektal VRE kolonizasyonu saptanmıştır. VRE kolonize hastaların yedisinde (%9,7) kolonizasyon sonrası sistemik VRE enfeksiyonu gelişmiştir. Beş hastada bakteriyemi (n=5), bir hastada idrar yolu enfeksiyonu (n=1) ve bir hastada menenjit (n=1) gözlenmiştir. Tüm enfeksiyonlarda ilgili klinik örneklerde Enterococcus faecium üretilmiştir. Multivaryant analiz sonucunda, ciddi nötropeni ve başka bir patojene bağlı bakteriyemi öyküsü VDE kolonize hastalarda VDE enfeksiyonu gelişimi için risk faktörleri olarak bulunmuştur [odds ratio (OR): 35,4; güven aralığı (GA): 1,7-72,3; p=0,02 ve OR: 20,6; GA: 1,3-48,6; p=0,03; sırasıyla]. VDE enfeksiyonuna bağlı mortalite saptanmamıştır.
Sonuç: Pediatrik kanser hastalarında VDE kolonizasyonunun önemli klinik sonuçları olduğu gözlenmiştir.
Objective: To investigate the clinical impact of vancomycinresistant enterococci (VRE) colonization in patients with hematologic malignancies and associated risk factors.
Materials and Methods: Patients colonized and infected with VRE were identified from an institutional surveillance database between January 2010 and December 2013. A retrospective case-control study was performed to identify the risk factors associated with development of VRE infection in VRE-colonized patients.
Results: Fecal VRE colonization was documented in 72 of 229 children (31.4%). Seven VRE-colonized patients developed subsequent systemic VRE infection (9.7%). Types of VRE infections included bacteremia (n=5), urinary tract infection (n=1), and meningitis (n=1). Enterococcus faecium was isolated in all VRE infections. Multivariate analysis revealed severe neutropenia and previous bacteremia with another pathogen as independent risk factors for VRE infection development in colonized patients [odds ratio (OR): 35.4, confidence interval (CI): 1.7-72.3, p=0.02 and OR: 20.6, CI: 1.3-48.6, p=0.03, respectively]. No deaths attributable to VRE occurred.
Conclusion: VRE colonization has important consequences in pediatric cancer patients.

12.Radiation-Induced Tumor Lysis Syndrome in Chronic Lymphocytic Leukemia
Ali Alkan, Tuğçe Kütük, Ebru Karcı, Arzu Yaşar, Ayşe Hiçsönmez, Güngör Utkan
doi: 10.4274/tjh.2015.0259  Pages 248 - 250 (742 accesses)
Tümör lizis sendromu (TLS) sıklıkla hematolojik malignitelerde görülen, nadiren solid tümörlerde karşımıza çıkabilen bir onkolojik acildir. Tedavi ilişkili olabileceği gibi spontan olarak da ortaya çıkabilir. Radyasyon ilişkili TLS literatürde nadiren bildirilmiştir. Burada, kronik lenfositik lösemi ve prostat kanseri tanısıyla izlenen hastada palyatif radyoterapi ile indüklenen TLS olgusu sunulmaktadır.
Tumor lysis syndrome (TLS) is an important oncological emergency that is usually observed with hematological malignancies and rarely with solid tumors. It can be induced either by therapy or spontaneously. Radiotherapy-induced TLS has been rarely reported in the literature. Here we present a patient with a diagnosis of metastatic prostate cancer and chronic lymphocytic leukemia complicated with TLS during palliative radiotherapy.

13.A Case of Superwarfarin Poisoning Due to Repetitive Occupational Dermal Rodenticide Exposure in a Worker
Narlı Zehra Özdemir, Uğur Şahin, Mustafa Merter, Mehmet Gündüz, Berna Ateşağaoğlu, Meral Beksaç
doi: 10.4274/tjh.2015.0433  Pages 251 - 253 (648 accesses)
Süpervarfarin zehirlenmesi genellikle, fark edilmeyen küçük dozlarda kronik maruziyete bağlı olarak gelişir ve kolaylıkla yanlış tanı konarak ciddi komplikasyonlara yol açabilir. Tanı, uyumlu bir hikaye varlığında kan ve idrar örneklerinin sıvı kromatografisi ve tandem kitle spektrometresi (LC-MS/MS) tekniği ile analiz edilmesi yoluyla doğrulanabilir. Özellikle de, tedavi süresine karar verilebilmesi için tekrarlanan laboratuvar ölçümlerinin yapılmasının mümkün olmadığı durumlarda, aylar boyunca yüksek dozda günlük oral K vitamini verilmesi gereklidir. Bu yazıda, ticari rodentisitlerle tekrarlayan mesleksel deri maruziyetine bağlı olarak süpervarfarin zehirlenmesi gelişen bir olgu sunulmaktadır.
Superwarfarin poisoning is usually due to chronic occult small-dose exposures and can easily be misdiagnosed and may lead to serious complications. The diagnosis can be confirmed by a concordant history and analyses of blood and urine specimens with the liquid chromatography with tandem mass spectrometry (LC-MS/MS) technique. Several months of continuous treatment with high doses of daily oral vitamin K, as well as other supportive measures, are warranted, especially when repeated laboratory measurements to help predict the treatment period are not available. In this paper, a case of superwarfarin poisoning due to chronic repetitive occupational dermal exposure to commercial rodenticides is presented.

LETTER TO EDITOR
14.A Primary Bone Diffuse Large B-Cell Lymphoma with Ocular Adnexal Involvement
Rafet Eren, Ceyda Aslan, Cihan Gündoğan, Osman Yokuş, Mehmet Hilmi Doğu, Elif Suyanı
doi: 10.4274/tjh.2015.0424  Pages 254 - 255 (669 accesses)
Abstract | Full Text PDF

15.Cerebral Sinovenous Thrombosis Mimicking Intracranial Mass
Derya Özyörük, Neslihan Karakurt, Arzu Yazal Erdem, Suna Emir, Bahattin Tunç, Neşe Yaralı, Namık Özbek
doi: 10.4274/tjh.2015.0038  Pages 255 - 256 (725 accesses)
Abstract | Full Text PDF

16.A Rare Cause of Unexplained Refractory Iron Deficiency Anemia: Unicentric Plasma-Cell Type Castleman’s Disease
Sevgi Kalayoğlu Beşışık, İpek Yönal Hindilerden, Fehmi Hindilerden, İbrahim Öner Doğan, Fatih Beşışık
doi: 10.4274/tjh.2016.0083  Pages 257 - 258 (473 accesses)
Abstract | Full Text PDF

IMAGES IN HEMATOLOGY
17.Vaginal Lymphoma: A Possible Cause of Genital Hemorrhage
Erdoğan Nohuz, Sharif Kullab, Albane Ledoux - Pilon, Cécile Moluçon - Chabrot, Maël Albaut, Luisa De Simone, Xavier Durando
doi: 10.4274/tjh.2015.0112  Pages 259 - 260 (649 accesses)
Abstract | Full Text PDF

18.Endothelial Cells, Ankaferd Hemostat, and Estradiol
Yasemin Ardıçoğlu, Nejat Akar, İbrahim Haznedaroğlu
doi: 10.4274/tjh.2015.0143  Pages 261 - 262 (555 accesses)
Abstract | Full Text PDF

19.An Unusual Congenital Anomaly in Fanconi Aplastic Anemia: Congenital Lobar Emphysema
Ali Fettah, Gökçe Pınar Reis, Soner Sertan Kara, Tekin Aksu, Afak Durur Karakaya, Mahmut Subaşı, Atilla Çayır
doi: 10.4274/tjh.2015.0384  Pages 263 - 264 (661 accesses)
Abstract | Full Text PDF

 



Impact Factor (2016) = 0.686