ISSN: 1300-7777 E-ISSN: 1308-5263
Turk J Hematol: 32 (4)
Volume: 32  Issue: 4 - 2015
Hide Abstracts | << Back
REVIEW
1.Chimeric Antigen Receptor T Cell Therapy in Hematology
Pınar Ataca, Önder Arslan
doi: 10.4274/tjh.2015.0049  Pages 285 - 294 (766 accesses)
İmmün sistemin kanser hücrelerini kontrol ve elimine etme özelliğine sahip olduğu gösterilmiştir. İmmün-kontrollü eliminasyonda kanser aşıları ve hematopoietik kök hücre naklini içeren sellüler terapiler bulunmaktadır. Adoptif T hücre transferi daha potent ve spesifiktir, hedef dışı toksisitesi azdır. Klinik çalışmalarda iki tür T hücresi test edilmektedir: T hücre reseptör ve kimerik antijen reseptör (KAR) modifiye T hücreleri. 1 Temmuz 2014’te Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi anti-CD19 ŞAR modifiye T hücre tedavisini “çığır açan tedaviler” sınıfına almıştır. Bu yeni tedavi yöntemini ve etkilerini araştıran birçok çalışma yapılmıştır. Bu derleme adoptif immünoterapinin geçmişini, ŞAR modifiye T hücrelerini, üretim sürecini, klinik ve preklinik çalışmaları özetlemektedir.
It is well demonstrated that the immune system can control and eliminate cancer cells. Immune-mediated elimination of tumor cells has been discovered and is the basis of both cancer vaccines and cellular therapies including hematopoietic stem cell transplantation. Adoptive T cell transfer has been improved to be more specific and potent and to cause less off-target toxicity. Currently, there are two forms of engineered T cells being tested in clinical trials: T cell receptor (TCR) and chimeric antigen receptor (CAR) modified T cells. On 1 July 2014, the United States Food and Drug Administration granted ‘breakthrough therapy’ designation to anti-CD19 CAR T cell therapy. Many studies were conducted to evaluate the benefits of this exciting and potent new treatment modality. This review summarizes the history of adoptive immunotherapy, adoptive immunotherapy using CARs, the CAR manufacturing process, preclinical and clinical studies, and the effectiveness and drawbacks of this strategy.

RESEARCH ARTICLE
2.Possible Role of GADD45γ Methylation in Diffuse Large B-Cell Lymphoma: Does It Affect the Progression and Tissue Involvement?
İkbal Cansu Barış, Vildan Caner, Nilay Şen Türk, İsmail Sarı, Sibel Hacıoğlu, Mehmet Hilmi Doğu, Ozan Çetin, Emre Tepeli, Özge Can, Gülseren Bağcı, Ali Keskin
doi: 10.4274/tjh.2014.0174  Pages 295 - 303 (558 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Diffüz büyük B-hücreli lenfoma (DBBHL) yetişkin bireylerde Hodgkin-dışı lenfomaların en yaygın tipidir ve klinik, immünofenotipik ve genetik özellikler açısından heterojen özellikler taşıması ile karakterizedir. DBBHL patogenezinde hücre döngüsü ve apoptoz regülasyonunu bozan farklı mekanizmalar rol oynamaktadır. Growth arrest DNA damage-inducible 45 (GADD45γ), bu mekanizmalarda yer alan önemli bir gen ailesidir. Bu çalışmanın amaçları DBBHL doku örnekleri ve reaktif lenfoid hiperplazili bireylerin reaktif lenfoid doku örneklerinde GADD45γ metilasyon sıklığını belirlemek, GADD45γ metilasyonu ile protein ekspresyonu arasındaki ilişkiyi değerlendirmek ve DBBHL olgularında metilasyon durumunun klinikopatolojik parametrelerle ilişkisini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada 36 adet DBBHL doku örnekleri ve 40 adet malign-olmayan reaktif lenfoid doku örnekleri analiz edildi. GADD45γ metilasyon durumunu belirlemek için metilasyona-duyarlı yüksek çözünürlüklü erime eğrisi analizi kullanıldı. GADD45γ protein ekspresyonu immünohistokimyasal analiz ile belirlendi.
BULGULAR: DBBHL’de GADD45γ metilasyonunun sık olduğu belirlendi (%50). Aynı zamanda, erken evre ile karşılaştırıldığında ileri evre tümörlerde GADD45γ metilasyonu istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti (p=0,041). Ancak, GADD45γ metilasyon yokluğunun primer anatomik yerleşim olarak nodal tutulumla ilişkili olduğu belirlendi (p=0,040).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın sonuçları solid tümörlerin aksine, DBBHL’de GADD45γ metilasyon sıklığının yüksek olduğunu ve GADD45γ geninde gözlenen bu epigenetik değişimin, hastalığın progresyonu ile ilişkili olabileceğini göstermektedir. Buna ek olarak, nodal tutulum daha çok GADD45γ metile olmayan olgularda gözlenmektedir.
INTRODUCTION: Diffuse large B-cell lymphoma (DLBCL) is the most common type of non-Hodgkin lymphoma among adults and is characterized by heterogeneous clinical, immunophenotypic, and genetic features. Different mechanisms deregulating cell cycle and apoptosis play a role in the pathogenesis of DLBCL. Growth arrest DNA damage-inducible 45 (GADD45γ) is an
important gene family involved in these mechanisms. The aims of this study are to determine the frequency of GADD45γ
methylation, to evaluate the correlation between GADD45γ methylation and protein expression, and to investigate the relation between methylation status and clinicopathologic parameters in DLBCL tissues and reactive lymphoid node tissues from patients with reactive lymphoid hyperplasia.
METHODS: Thirty-six tissue samples of DLBCL and 40 nonmalignant reactive lymphoid node tissues were
analyzed in this study. Methylation-sensitive high-resolution melting analysis was used for the determination of GADD45γ methylation status. The GADD45γ protein expression was determined by immunohistochemistry.
RESULTS: GADD45γ methylation was frequent (50.0%) in DLBCL. It was also significantly higher in advanced-stage tumors compared with early-stage (p=0.041). In contrast, unmethylated GADD45γ was associated with nodal involvement as the primary anatomical site (p=0.040).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of this study show that, in contrast to solid tumors, the frequency of GADD45γ methylation is higher and this epigenetic alteration of GADD45γ may be associated with progression in DLBCL. In addition, nodal involvement is more likely to be present in patients with unmethylated GADD45γ.

3.Effect of Tumor Necrosis Factor-Alpha on Erythropoietinand Erythropoietin Receptor-Induced Erythroid Progenitor Cell Proliferation in β Thalassemia/Hemoglobin E Patients
Dalina I Tanyong, Prapaporn Panichob, Wasinee Kheansaard, Suthat Fucharoen
doi: 10.4274/tjh.2014.0079  Pages 304 - 310 (650 accesses)
Amaç: Talasemi anemi ve inefektif eritropoeze neden olan genetik hastalıklardan birisidir. Enflamatuvar sitokinlerin bir çoğunun seviyelerinde artma b-talasemide gösterilmiş olup, bu durum inefektif eritropoeze katkıda bulunabilir. Ancak, tümör nekrozlaştırıcı faktör-alfa’nın (TNF-α) talasemik hastalarda inefektif eritropoeze nasıl bir mekanizma ile neden olduğu bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı b-talasemi/hemoglobin (Hb) E eritroid öncül hücrelerinde sağlıklı kontrollerin hücreleri ile karşılaştırıldığında TNF-α’nın eritropoetin (EPO) ve eritropoetin reseptör (EPOR) sunumu üzerine etkisinin araştırılmasıdır.
Gereç ve Yöntemler: CD34-pozitif hücreler EasySep® CD34 seçim kiti yardımı ile heparinli kandan izole edildi. Hücreler 14 gün boyunca uygun kültür ortamında değişik EPO konsantrasyonlarında kültürde bekletildi. TNF-α’nın hücre canlılık yüzdesine etkisi tripan mavisi boyası ile incelendi. Bunun yanında, apopitoz yüzdesi ve EPOR protein seviyeleri akış sitometrisi ile ölçüldü.
Bulgular: EPO tedavisi ile eritroid öncül hücrelerinin sayısında hem sağlıklı katılımcılarda hem de b-talasemi/Hb E hastalarında artış olduğu görüldü. Ancak özellikle b-talasemi/Hb E hastalarında EPO ile muamele edilmiş hücrelerde apopitozda azalma görüldü. İlginç olarak, TNF-α talasemik eritroid öncül hücrelerde hücre apopitoz oranında artmaya ve EPOR protein seviyelerinde azalmaya neden oldu.
Sonuç: TNF-α EPOR protein düzeyi ve EPO ile uyarılmış eritroid öncül hücre çoğalmasında azalmaya neden oldu. b-talasemia/ Hb E hastalarında TNF-α inefektif eritropoez mekanizmasında yer alıyor olabilir.
Objective: Thalassemia is one of the genetic diseases that cause anemia and ineffective erythropoiesis. Increased levels of several inflammatory cytokines have been reported in β thalassemia and might contribute to ineffective erythropoiesis.
However, the mechanism by which tumor necrosis factor-alpha (TNF-α) is involved in ineffective erythropoiesis in thalassemic patients remains unclear. The objective of this study is to investigate the effect of TNF-α on the erythropoietin (EPO) and erythropoietin receptor (EPOR) expression involved in proliferation of β-thalassemia/hemoglobin (Hb) E erythroid progenitor cells compared with cells from healthy subjects.
Materials and Methods: CD34-positive cells were isolated from heparinized blood by using the EasySep® CD34 selection kit. Cells were then cultured with suitable culture medium in various concentrations of EPO for 14 days. The effect of TNF-α on percent cell viability was analyzed by trypan blue staining. In addition, the percentage of apoptosis and levels of EPOR protein were measured by flow cytometry.
Results: Upon EPO treatment, a higher cell number was observed for erythroid progenitor cells from both healthy participants and β-thalassemia/Hb E patients. However, a reduction of apoptosis was found in EPO-treated cells especially for β-thalassemia/ Hb E patients. Interestingly, TNF-α caused higher levels of cell apoptosis and lower levels of EPOR protein in thalassemic erythroid progenitor cells.
Conclusion: TNF-α caused a reduction in the level of EPOR protein and EPO-induced erythroid progenitor cell proliferation. It is possible that TNF-α could be involved in the mechanism of ineffective erythropoiesis in β-thalassemia/Hb E patients.

4.The -137G/C Polymorphism in Interleukin-18 Gene Promoter Contributes to Chronic Lymphocytic and Chronic Myelogenous Leukemia Risk in Turkish Patients
Serap Yalçın, Pelin Mutlu, Türker Çetin, Meral Sarper, Gökhan Özgür, Ferit Avcu
doi: 10.4274/tjh.2014.0126  Pages 311 - 316 (690 accesses)
Amaç: İnterlökin-18 (İL-18), İL-1 süper ailesine ait bir sitokin olup, bağışıklık sistemine ait olan ve olmayan çeşitli hücrelerden salınmaktadır. Yapılan çalışmalar, İL-18’in hem anti-kanser hem de kansere öncülük eden etkilere sahip olduğunu göstermiştir. Bu çalışmanın amacı, kronik lenfositik lösemili (KLL) ve kronik miyeloid lösemili (KML) Türk hastalarda İL-18 gen polimorfizmleri ilişkisini değerlendirmektir.
Gereç ve Yöntemler: İL-18 polimorfizleri (rs61667799(G/T), rs5744227(C/G), rs5744228(A/G) ve rs187238(G/C)), 20 KLL ve 30 KML hasta ve 30 sağlıklı bireyde araştırılmıştır. Genotipleme, polimeraz zincir reaksiyonu ve DNA dizi analizi ile gerçekleştirilmiştir.
Bulgular: İL-18 geninde, rs187238(G/C) polimorfizmi ile kronik lösemi arasında anlamlı bir ilişki belirlenmiştir. KML hastalarında kontrol grubuna göre, C allelinin daha yüksek olduğu bulunmuştur. Kontroller ile karşılaştırıldığında, GC heterozigot ve CC homozigot genotipleri KML hastalarında risk oluşturmaktadır. Ancak, C alleli sıklığı kontrollere göre KLL olgularında
istatistiksel olarak anlamlı değildir. KLL hastaları ve kontrol grubunun homozigot CC genotipi arasında anlamlı farklılık vardır ve bunun sonucu olarak CC genotipi, KLL hastaları için risk taşımaktadır denilebilir. Verilerimize dayanarak, KLL ve KML hastalarında, İL-18 geninde rs61667799(G/T), rs5744227(C/G) ve rs5744228(A/G) polimorfizmleri arasında anlamlı bir ilişki yoktur.
Sonuç: İL-18 geninin promotor bölgesindeki rs187238(G/C) polimorfizmi Türk popülasyonunda kronik lösemi ile ilişkilidir. Ancak, yapılan bu çalışma, hasta sayısının sınırlı olması nedeniyle, -137G/C polimorfizmi ve hastalar (KLL ve KML) arasındaki ilişkiyi gösteren bir ön çalışma niteliğindedir. Mevcut bulguları doğrulamak için, haplotip ve gen ifade düzeyi analizleri ile birleştirilmiş daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Objective: Interleukin-18 (IL-18) is a cytokine that belongs to the IL-1 superfamily and is secreted by various immune and nonimmune cells. Evidence has shown that IL-18 has both anticancer and procancer effects. The aim of this study was to evaluate the relationship between IL-18 gene polymorphisms and susceptibility to chronic lymphocytic leukemias (CLL) and chronic myelogenous leukemias (CML) in Turkish patients.
Materials and Methods: The frequencies of polymorphisms (rs61667799(G/T), rs5744227(C/G), rs5744228(A/G), and rs187238(G/C)) were studied in 20 CLL patients, 30 CML patients, and 30 healthy individuals. The genotyping was performed by polymerase chain reaction and DNA sequencing analysis.
Results: Significant associations were detected between the IL-18 rs187238(G/C) polymorphism and chronic leukemia. A higher prevalence of the C allele was found in CML cases with respect to controls. The GC heterozygous and CC homozygous genotypes were associated with risk of CML when compared with controls. However, prevalence of the C allele was not significantly high in CLL cases with respect to controls. There was only a significant difference between the homozygous CC genotype of CLL patients and the control group; thus, it can be concluded that the CC genotype may be associated with the risk of CLL. Based on our data, there were no significant associations between the IL-18 rs61667799(G/T), rs5744227(C/G), or rs5744228(A/G) polymorphisms and CLL or CML.
Conclusions: IL-18 gene promoter rs187238(G/C) polymorphism is associated with chronic leukemia in the Turkish population. However, due to the limited number of studied patients, these are preliminary results that show the association between -137G/C polymorphism and patients (CLL and CML). Further large-scale studies combined with haplotype and
expression analysis are required to validate the current findings.

5.Transcobalamin II Deficiency in Four Cases with Novel Mutations
Sule Unal, Tony Rupar, Sevgi Yetgin, Nese Yarali, Ali Dursun, Türkiz Gürsel, Mualla Cetin
doi: 10.4274/Tjh.2014.0154  Pages 317 - 322 (568 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Transkobalamin II eksikliği nadir bir kalıtsal B12 vitamini bozukluğudur. Defektin B12 vitamininin transportu ile ilgili olması nedeniyle hastalar normal ya da yüksek B12 vitamini düzeylerine eşlik eden yüksek homosistein ve metilmalonik asit düzeylerine sahiptir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada transkobalamin II eksikliği tanısı alan dört hasta sunulmuştur. Bu hastalarda daha önce bildirilmemiş yeni mutasyonlar saptanmıştır.
BULGULAR: Hastaların ikisinde aynı büyük delesyon olduğu görülmüştür (homozigot c.1106+1516-1222+1231del).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Pansitopeni, büyüme geriliği, ishal ya da kusması olan tüm bebeklerde transcobalamin II eksikliği ayırıcı tanıda düşünülmelidir.
INTRODUCTION: Transcobalamin II deficiency is one of the rare causes of inherited vitamin B12 disorders in which the patients have characteristically normal or high vitamin B12 levels related to the transport defect of vitamin B12 into the cell, ending up with intracellular cobalamin depletion and high homocysteine and methylmalonic acid levels.
METHODS: Herein, we describe the findings at presentation of four patients who were diagnosed to have transcobalamin II deficiency with novel mutations.
RESULTS: These patients with transcobalamin II deficiency were found to have novel mutations, of whom 2 had the same large deletion (homozygous c.1106+1516-1222+1231del).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Transcobalamin II deficiency should be considered in differential diagnosis of any infant with pancytopenia, failure to thrive, diarrhea, and vomiting.

6.Eltrombopag for the Treatment of Immune Thrombocytopenia: The Aegean Region of Turkey Experience
Füsun Özdemirkıran, Bahriye Payzın, H. Demet Kiper, Sibel Kabukçu, Gülsüm Akgün Çağlıyan, Selda Kahraman, Ömür Gökmen Sevindik, Cengiz Ceylan, Gürhan Kadıköylü, Fahri Şahin, Ali Keskin, Öykü Arslan, Mehmet Ali Özcan, Gülnur Görgün, Zahit Bolaman, Filiz Büyükkeçeci, Oktay Bilgir, İnci Alacacıoğlu, Filiz Vural, Murat Tombuloğlu, Zafer Gökgöz, Güray Saydam
doi: 10.4274/Tjh.2014.0152  Pages 323 - 328 (628 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: İmmün trombositopeni (İTP), trombositlerin immün aracılı yıkım ile kalıcı veya geçici olarak 100x109/L altında olduğu bir hastalıktır. Selim hematolojik hastalıklar içinde yer almasına rağmen kanama komplikasyonları ölümcül olabilir. Hastalığın patofizyolojisi daha iyi anlaşılması ile son yıllarda kullanıma giren trombopoetin reseptör agonistleri, dirençli hastaların tedavisinde etkili bir seçenek olarak görünmektedir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada Ege Bölgesi’nde refrakter İTP tanısı ile eltrombopag ile tedavi edilen 8 farklı merkezden 40 hastanın retrospektif verileri incelenmiş ve değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışmada toplam yanıt oranı %87 idi ve trombositlerin 50x109/L’nin üzerine çıktığı medyan süre 19,5 (5-60) gün saptandı. Tromboz için başka hiçbir ek risk faktörü bulunmayan bir hastada venöz sinüs trombozu gözlendi. On iki aydır tam yanıtlı izlenen ve düzensiz takibe gelen bir diğer hasta olası akut miyokard infarktüsü sonucu gelişen ani ölüm nedeni ile kaybedildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Her ne kadar eltrombopag yanıtları tatmin edici olsa da, hızlı ilerleyen trombositemiye bağlı gelişecek tromboembolik olaylar açısından, yakın takip ve monitorizasyon gereklidir.
INTRODUCTION: OBJECTIVE: Immune thrombocytopenia (ITP) is an immune mediated disease characterized by transient or persistent decrease of the platelet count to less than 100 × 109/l. Although it is included in a benign disease group, bleeding complications may be mortal. With a better understanding of the pathophysiology of the disease, thrombopoietin receptor agonists which came into use in recent years, seem to be an effective option in the treatment of resistant patients.
METHODS: In this study, retrospective data of 40 patients who were treated with Eltrombopag due to the diagnosis of refractory ITP in the Aegean region were examined and evaluated.
RESULTS: In the study total rate of response was 87%, and in the cases with response the median period that number of platelets reached over 50. × 109/l was determined as 19.5 (5-60) days.
DISCUSSION AND CONCLUSION: CONCLUSION: In one patient venous sinus thrombosis was observed and showed no other additional risk factor due to/ related to thrombosis. The other patient with complete response and irregular follow-up for 12 months was lost due to sudden death as the result of propable acute myocardial infarction.

7.Management of Invasive Fungal Infections in Pediatric Acute Leukemia and the Appropriate Time for Restarting Chemotherapy
Özlem Tüfekçi, Şebnem Yılmaz Bengoa, Fatma Demir Yenigürbüz, Erdem Şimşek, Tuba Hilkay Karapınar, Gülersu İrken, Hale Ören
doi: 10.4274/tjh.2014.0035  Pages 329 - 337 (725 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Lösemili hastalarda invaziv fungal enfeksiyonların (İFE) çabuk ve etkin tedavisi sağkalım için önemlidir. Bu çalışmada akut lösemi (AL) ve İFE olan çocuklarda klinik bulgular, tedavi şekilleri, tekrar kemoterapiye başlama zamanı ve tedavi sonucu gibi değişkenleri değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde 2001-2013 yılları arasında izlenmiş tüm AL’lı çocukların hastane kayıtları retrospektif olarak tarandı. Tüm hastalara kemoterapi süresince proflaktik flukonazol tedavisi verildi.
BULGULAR: İFE, 174 AL hastasından 25’inde (%14) saptandı. Çoğu konsolidasyon tedavisi sırasında gelişmişti ve hastalar ağır nötropenikti. Lösemi tanısı ve İFE gelişme arasındaki ortanca süre 122 gündü. Hastaların 24’ünde pulmoner İFE vardı. Bilgisayarlı tomografi tetkikinde en sık izlenen bulgu parenkimal nodüllerdi. İFE epizodları 4 (%16) olguda kanıtlanmış, 7 (%28) olguda olası, 14 (%56) olguda muhtemel olarak değerlendirildi. Kemoterapiye ara verme süresi ortanca 27 gündü. İFE voriconazole, amphotericin B, caspofungin, posaconazole tekli veya kombine tedavileri ile başarıyla tedavi edildi. Olguların %50’sinde kemoterapiye 4 haftadan önce başlandı ve hiçbirinde İFE reaktivasyonu saptanmadı. Tümüne ikincil proflaksi verildi. Antifungal tedavi ve sekonder proflaksi ortanca süresi sırayla 26 ve 90 gündü. Hastalardan hiçbiri İFE ile kaybedilmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Verilerimiz AL ve İFE olan çocuklarda erken ve etkin rasyonel antifungal tedavi ile ölüm oranının azaltılabileceğini ve birkaç hafta içinde kemoterapiye güvenle başlanabileceğini göstermektedir.
INTRODUCTION: Rapid and effective treatment of invasive fungal infection (IFI) in patients with leukemia is important for survival. In this study, we aimed to describe variations regarding clinical features, treatment modalities, time of restarting chemotherapy, and outcome in children with IFI and acute leukemia (AL).
METHODS: The charts of all pediatric AL patients in our clinic between the years of 2001 and 2013 were retrospectively reviewed. All patients received prophylactic fluconazole during the chemotherapy period.
RESULTS: IFI was identified in 25 (14%) of 174 AL patients. Most of them were in the consolidation phase of chemotherapy and the patients had severe neutropenia. The median time between leukemia diagnosis and definition of IFI was 122 days. Twenty-four patients had pulmonary IFI. The most frequent finding on computed tomography was typical parenchymal
nodules. The episodes were defined as proven in 4 (16%) patients, probable in 7 (28%) patients, and possible in 14 (56%)
patients. The median time for discontinuation of chemotherapy was 27 days. IFI was treated successfully in all patients with voriconazole, amphotericin B, caspofungin, or posaconazole alone or in combination. Chemotherapy was restarted in 50% of the patients safely within 4 weeks and none of those patients experienced reactivation of IFI. All of them were given secondary prophylaxis. The median time for antifungal treatment and for secondary prophylaxis was 26 and 90 days, respectively. None of the patients died due to IFI.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our data show that rapid and effective antifungal therapy with rational treatment modalities may decrease the incidence of death and that restarting chemotherapy within several weeks may be safe in children with AL and IFI.

8.First-Step Results of Children Presenting with Bleeding Symptoms or Abnormal Coagulation Tests in an Outpatient Clinic
İsmail Yıldız, Ayşegül Ünüvar, İbrahim Kamer, Serap Karaman, Ezgi Uysalol, Ayşe Kılıç, Fatma Oğuz, Emin Ünüvar
doi: 10.4274/tjh.2013.0370  Pages 338 - 343 (585 accesses)
Amaç: Hafif kanama bozukluğu belirtileri toplumda sık görülmektedir. Bu çalışmanın amacı İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Genel Pediatri Polikliniği’ne kanama bozukluğu şüphesi ile sevk edilen hastaların klinik ve laboratuvar özelliklerini belirlemektir.
Gereç ve Yöntemler: 31 Ekim 2011 ile 31 Ekim 2012 tarihleri arasında kanama bozukluğu şüphesiyle yönlendirilen 99 hastanın tıbbi kayıtları incelenmiştir. Başvuru semptomları ile pıhtılaşma testlerinin sonuçları değerlendirilmiştir.
Bulgular: Olguların 47’si kız çocuğu olup ve yaş ortalaması 9,1±4,1 yıl (2-18 yıl) idi. Kanama semptomları 36 hastada (%36,4) burun kanaması, 32 (%32,3) hastada kolay morarma ve 6 hastada (%6,1) menoraji idi. Birinci basamak testleri sonrasında, 99 hastanın 36’sında (%36,4) primer kanama bozukluğu saptandı. Bunlardan 12’sinde (%12,1) von Willebrand hastalığı, 9’unda (%9,1) hemofili A veya B, 9’unda (%9,1) diğer nadir faktör eksiklikleri ve 6 hastada (%6,1) kombine faktör eksiklikleri saptandı. Otuz altı hastanın 7’sinde ailede kanama öyküsü vardı.
Sonuç: Kanama bozukluğu şüphesi ile sevk edilen hastaların %36,4’ünde birinci basamak koagulasyon testleri ışığında kanama bozukluklarından biri saptandı.
Objective: Mild bleeding symptoms are commonly seen in the general population. The aim of this study was to determine the final clinical and laboratory features of children referred for a first evaluation with a suspected bleeding disorder in the pediatric outpatient clinic of İstanbul University.
Materials and Methods: The medical records of 26,737 outpatients who were admitted to the Division of Ambulatory Pediatrics between 31 October 2011 and 31 October 2012 were evaluated retrospectively. Ninety-nine patients were initially diagnosed as having probable bleeding disorders and were followed up. The symptoms of bleeding in addition to coagulation tests were analyzed.
Results: Of the 99 patients, 52 (52.5%) were male and 47 were female, and the mean age of the entire study group was 9.1±4.1 years (minimum-maximum: 2-18 years). Major bleeding symptoms were epistaxis in 36 patients (36.4%), easy bruising in 32 (32.3%), and menorrhagia in 6 (6.1%). After initial tests ordered by the pediatrician, 36 of 99 patients (36.4%) were diagnosed as having bleeding disorders that included von Willebrand disease in 12 (12.1%), hemophilia A or B in 9 (9.1%), and other rare factor deficiencies in 9 (9.1%). Six patients (6.1%) were found to have combined deficiencies. Seven of 36 patients had a family history of bleeding.
Conclusion: Among the patients referred for bleeding disorders, 36.4% were diagnosed with a bleeding disorder with the help of primary screening tests ordered in the outpatient clinic.

9.Evaluation of Alpha-Thalassemia Mutations in Cases with Hypochromic Microcytic Anemia: The İstanbul Perspective
Zeynep Karakaş, Begüm Koç, Sonay Temurhan, Tuğba Elgün, Serap Karaman, Gamze Asker, Genco Gençay, Çetin Timur, Zeynep Yıldız Yıldırmak, Tıraje Celkan, Omer Devecioglu, Filiz Aydın
doi: 10.4274/tjh.2014.0204  Pages 344 - 350 (700 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Alfa talasemi sendromları, bir ya da daha fazla α-globin genindeki mutasyonlardan kaynaklanır. Mutasyonlar genelikle delesyonel olmakla birlikte non-delesyonel de olabilir. Bazı delesyonlar (3.7 ve 4.2) α+-talasemiye neden olurken bazıları da (-20.5, MED, THAI, FIL) α0-talasemiye yol açar. Bu çalışma ile İstanbul ilinde, diğer nedenlerle açıklanamayan hipokrom mikrositer anemili olgularda alfa talasemi mutasyonlarını belirlemeyi ve mutasyon tiplerini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada 206 hasta alfa talasemi için değerlendirmeye alındı. Her hastadan DNA izolasyonu için 2 ml venöz kan örneği alındı. Strip analiz kiti (ViennaLab Diagnostics GmbH, Austria) kullanılarak alfa talasemi mutasyonları araştırıldı.
BULGULAR: Doksan beş hastada (%46,1) 14 farklı mutasyon tespit edildi. En sık saptanan mutasyon 3.7 tek gen delesyonu idi (n=37 hasta, %39). Diğer mutasyonlar sıklık sırasına göre; 20,5 kb çift gen delesyonu (n=20, %21), MED çift gen delesyonu (n=17, %17,9), α2 IVS1 (n=10, %10,5), α2 poly-A1 (Suudi tip) (n=6, %6,3), Hb Koya Dora (n=6, %6,3), 4.2 tek gen delesyonu (n=4, %4,2), FIL mutasyonu (n=2, %2,1) ve α1 cd 14 (n=2, %2,1) idi. Hb Adana (n=1), Hb Ikaria (n=1), α2 init cd (n=1) ve α2 poly-A2 (Türk tipi) (n=1) hastaların %1’inde saptandı. Yedi hasta alfa talasemi gen triplikasyonu (%7,4) taşıyordu. Çalışmamızda üç mutasyon (Hb Icaria, α1 cd14, α2 init.cd) Türkiye’de ilk kez tespit edildi. Yedi mutasyon ise (-SEA, -THAI, Hb Constant Spring, α2 cd19, α2 cd59, α2 cd125, Hb Paksé) hastalarımızda hiç saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Alfa talasemi, hipokrom mikrositer anemilerin ayırıcı tanısında özellikle de demir eksikliği ve beta-talasemi taşıyıcılığının saptanmadığı durumlarda akla getirilmelidir. Şüpheli olgularda genetik açıdan mutasyon taraması yapılmalıdır. Alfa talasemi taramasını daha uygun maliyetle yapabilmek için Türkiye’de saptanan tüm alfa talasemi mutasyonlarının toplandığı ulusal bir veritabanı oluşturulmasını önermekteyiz.
INTRODUCTION: Alpha thalassemia syndromes are caused by mutations on one or more of the four α-globin genes. Mutations could be either more commonly deletional or non-deletional. As some deletions (3.7 and 4.2) cause α+-thalassemia, some cause (-20.5, MED, THAI, FIL) α0 -thalassemia. The aim of this study was to determine alpha thalassemia mutations in patients with unsolved hypochromic microcytic anemia and to evaluate types of mutations.
METHODS: Two hundred six patients with hypochromic microcytic anemia were evaluated for alpha thalassemia. A venous blood sample of 2 mL was drawn from each patient for DNA isolation. The samples were investigated for α-thalassemia mutations by using the Vienna Lab α-Globlin StripAssay TM commercial kit.
RESULTS: Fourteen different mutations were determined in 95 (46.1%) patients. The most common mutation was the 3.7 single gene deletion and was found in 37 patients (n=37/95, 39%). Others common mutations were the 20.5 kb double gene deletion (n=20 patients, 21%), MED double gene deletion (n=17 patients, 17.9%), α2 IVS1 (n=10 patients, 10.5%), α2 cd142 Hb Koya Dora (n=6 patients, 6.3%), α2 polyA1 (Saudi type) (n=6 patients, 6.3%), 4.2 single gene deletion (n=4 patients, 4.2%), α1 cd14 (n=2 patients, 2.1%), and -FIL mutation (n=2 patients 2.1%), respectively. Hb Adana, Hb Icaria, α2 init cd and α2 polyA2 (Turkish type) were found in 1% of the patients (n=1). Seven patients (7.4%) had α-thalassemia triplication. In our study, three mutations (Hb Icaria, α1 cd14, α2 init.cd) were determined firstly in Turkey. Seven mutations (-SEA, -THAI, Hb Constant Spring, α2 cd19, α2 cd59, α2 cd125, Hb Paksé) were not determined in this study.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Alpha thalassemia should be considered in the differential diagnosis of hypochromic microcytic anemia especially in cases without iron deficiency and β-thalassemia carrier state. Genetic testing should be performed for the suspicious cases. We also recommend that a national database with all mutations in Turkey should be created to screen the alpha thalassemia cost-effectively.

BRIEF REPORT
10.The Efficacy and Safety of Procedural Sedoanalgesia with Midazolam and Ketamine in Pediatric Hematology
Sema Aylan Gelen, Nazan Sarper, Uğur Demirsoy, Emine Zengin, Esma Çakmak
doi: 10.4274/tjh.2014.0149  Pages 351 - 354 (757 accesses)
Amaç: Çalışmamızın amacı, ileri yaşam desteği konusunda eğitimli pediatristler tarafından ameliyathane dışında gerçekleştirilen ağrılı işlemlerde uygulanan sedoanaljezinin etkinliği ve güvenilirliğinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntemler: Pediatrik hematolojinin ağrılı işlemlerinde, kalp-solunum monitorizasyonu yapılarak midazolam ve ketamin ardarda intravenöz yolla uygulanmıştır. Bulgular: Yüz on beş hastaya 237 sedoanaljezi uygulandı. Sedasyon süresi 24,02±23,37 saniye, sedasyon başarısı %92,5 idi (Ramsay skoru ≥5). Hasta memnuniyeti yüksekti. Uyanma süresi 28,81±14,45 dakika idi. İşlemler sırasında sistolik ve diastolik tansiyon artışı, kalp hızı ve solunum sayısında artış istatistiksel olarak anlamlı (p<0,01) bulunmasına rağmen, klinik olarak anlamlı değildi ve herhangi bir girişim yapılmadan düzeldi. Ciddi yan etki gözlenmedi. Sonuç: Pediatrik hematoloji ve onkoloji hastalarının ağrılı minör invazif işlemlerinde, intravenöz midazolam ve ketamin ile sedoanaljezi; uygun donanıma, monitorizasyona sahip bir ortamda ve ileri yaşam desteği konusunda eğitimli ve sertifikalı pediatristler tarafından gereğinde yapıldığında, ameliyathane dışında da etkin ve güvenilirdir.
Objective: The aim of this study is to investigate the efficacy and safety of sedoanalgesia performed outside the operating room by pediatricians trained in advanced airway management and life support. Materials and Methods: Midazolam and ketamine were administered consecutively by intravenous route under cardiorespiratory monitoring for painful procedures of pediatric hematology. Results: A total of 115 patients had 237 sedoanalgesia sessions. Sedation time was 24.02±23.37 s and sedation success was 92.5% (Ramsay scores of ≥5). Patient satisfaction was high. The recovery time was 28.81±14.4 min. Although statistically significant (p<0.01) increases in systolic and diastolic blood pressure, heart rate, and respiratory rate were observed without clinical importance, they improved without any intervention. No severe adverse events were observed. Conclusion: Sedoanalgesia with intravenous midazolam and ketamine for pediatric hematology and oncology patients’ painful minor invasive procedures performed in an optimally equipped setting outside the operating room by pediatricians trained and certificated in advanced airway management and life support is effective and safe.

CASE REPORT
11.A Hemophagocytic Lymphohistiocytosis Case with Newly Defined UNC13D (c.175G>C; p.Ala59Pro) Mutation and a Rare Complication
Yasemin Işık Balcı, Funda Özgürler Akpınar, Aziz Polat, Fethullah Kenar, Bianca Tesi, Tatiana Greenwood, Nagihan Yalçın, Ali Koçyiğit
doi: 10.4274/tjh.2014.0416  Pages 355 - 358 (587 accesses)
Hemofagositik lenfohistiositoz (HLH) uzamış ateş, sitopeni, hepatosplenomegali semptomları ile seyreden, active olmuş, morfolojik olarak benign makrofaj ve doğal öldürücü hücreler ile sitotosik T lenfosit fonksiyon bozukluğu sonucu gelişen hiperenflamatuvar bir durumdur. İki aylık düşmeyen ateş yakınması ile başvuran hasta HLH tanısı aldı ve hastanın genetik incelemesinde UNC13D (c.175G>C; p.Ala59Pro) geninde yeni tanımlanan bir mutasyon saptandı. Hastaya deksamatazon, etopozit ve intratekal metotreksat tedavileri başlandı. Tedavinin 2. haftasında, üç doz etopozit aldıktan sonra, yumuşak damakta plak lezyonu fark edildi ve bu nekrotik lezyon debride edildi. Debridman materyalinin patolojik incelemesinin PAS, Grocott boyamasında aspergilloz enfeksiyonu ile uyumlu olarak çok sayıda septalı hif görüldü. Etopozid tedavisi sonlandırılarak altı hafta boyunca amphotericin B tedavisi verildi. HLH 2004 tedavi protokolü oral siklosporin ile sekiz haftaya tamamlandı. HLH tedavisi sırasında yumuşak damak perforasyonuna neden olacak kadar ağır aspergilloz enfeksiyonu geçiren bir olgu bildirilmemiştir. İmmünyetmezlikli hastada mantar enfeksiyonları nazal septum perforasyonuna neden olabilmektedir ve tedavi nekrotik dokunun debridmanı ve antifungal tedavi ile sağlanabilmektedir.
Hemophagocytic lymphohistiocytosis (HLH) represents a severe hyperinflammatory condition with cardinal symptoms of prolonged fever, cytopenias, hepatosplenomegaly, and hemophagocytosis by activated, morphologically benign macrophages with impaired function of natural killer cells and cytotoxic T lymphocytes. A 2-month-old girl, who was admitted with fever, was diagnosed with HLH and her genetic examination revealed a newly defined mutation in the UNC13D (c.175G>C; p.Ala59Pro) gene. She was treated with dexamethasone, etoposide, and intrathecal methotrexate. During the second week of treatment, after three doses of etoposide, it was noticed that there was a necrotic plaque lesion on the soft palate. Pathologic examination of debrided material in PAS and Grocott staining revealed lots of septated hyphae, which was consistent with aspergillosis infection. Etoposide was stopped and amphotericin B treatment was given for six weeks. HLH 2004 protocol was completed to eight weeks with cyclosporine A orally. There was no patient with invasive aspergillosis infection as severe as causing palate and nasal septum perforation during HLH therapy. In immuncompromised patients, fungal infections may cause nasal septum perforation and treatment could be achieved by antifungal therapy and debridement of necrotic tissue.

12.The Use of Low-Dose Recombinant Tissue Plasminogen Activator to Treat a Preterm Infant with an Intrauterine Spontaneous Arterial Thromboembolis
Yaşar Demirelli, Kadir Şerafettin Tekgündüz, İbrahim Caner, Mustafa Kara
doi: 10.4274/tjh.2015.0016  Pages 359 - 362 (566 accesses)
Yenidoğanda tromboembolik olaylar sık değildir. Literatürde spontan intrauterin arteriyel tromboz olgusu oldukça az bildirilmiştir. Tromboemboli tedavisinde yarılanma ömrü kısa olduğu için rekombinan doku plazminojen aktivatörü çoğunlukla tercih edilmektedir. Tedavi protokolü merkezden merkeze değişiklik göstermesine karşın, doz ve süre konusunda bir uzlaşı yoktur. Biz burada kullanılabilecek en düşük dozlardan biriyle (0,02 mg/kg/doz) tamamen iyileşme sağladığımız intrauterin spontan arteriyel trombozlu bir olguyu sunmak istedik.
Neonatal thromboembolic events are rare, and only a few cases of intrauterine spontaneous arterial thromboembolisms have been reported in the literature. Thrombolytic therapy with recombinant tissue plasminogen activator is usually the preferred treatment because it has a short half-life, fewer systemic side effects, and a strong, specific affinity for fibrin. Protocols vary from center to center, but there is still no consensus regarding the proper dosage or treatment duration. Herein, we present the case of an intrauterine spontaneous arterial thromboembolism in a preterm infant that completely resolved after being treated with low-dose recombinant tissue plasminogen activator (0.02 mg/kg/h).

13.Immune Thrombocytopenic Purpura During Maintenance Phase of Acute Lymphoblastic Leukemia: A Rare Coexistence Requiring a High Degree of Suspicion, a Case Report and Review of the Literature
Turan Bayhan, Şule Ünal, Fatma Gümrük, Mualla Çetin
doi: 10.4274/tjh.2014.0138  Pages 363 - 366 (707 accesses)
Akut lenfoblastik lösemi (ALL) tanılı hastalarda trombositopeni, kemoterapiye ikincil kemik iliği baskılanması veya hastalığın relapsı sonucu gelişebilir. Olgumuz ALL idame tedavisinin 102. haftasında gelişen trombositopeni nedeniyle incelendiği sırada immün trombositopenik purpura (İTP) tanısı almıştır. Trombositopeninin trombosit infüzyonuna rağmen dirençli olması üzerine yapılan kemik iliği aspirasyonunda löseminin remisyonda olduğu ve megakaryositlerin artmış olduğu görüldü. Kemoterapiye iki hafta ara verilmesine rağmen trombosit sayısında artma olmadı. Viral seroloji sonuçları aktif enfeksiyon ile uyumlu değildi. Hastaya İTP tanısı konuldu. İntravenöz immünoglobulin tedavisi ile trombositopeni düzeldi. Remisyondaki ALL hastalarında trombositopeni geliştiğinde, daha sık görülen nedenler dışlandıktan sonra İTP de akılda bulundurulmalıdır.
Thrombocytopenia may develop in patients with acute lymphoblastic leukemia (ALL) due to myelosuppression of chemotherapy or relapse. Here we report a pediatric patient with ALL whose platelet counts decreased at the 102nd week of maintenance treatment. Thrombocytopenia was refractory to platelet infusions and bone marrow aspiration revealed remission status for ALL along with increased megakaryocytes. The cessation of chemotherapy for 2 weeks caused no increase in thrombocyte counts. The viral serology was unrevealing. A diagnosis of immune thrombocytopenic purpura (ITP) was established. After administration of intravenous immunoglobulin, the thrombocytopenia resolved. When thrombocytopenia occurs in patients with ALL in remission, ITP should be kept in mind after exclusion of the more common etiologies.

14.A Rare Complication Developing After Hematopoietic Stem Cell Transplantation: Wernicke’s Encephalopathy
Soner Solmaz, Çiğdem Gereklioğlu, Meliha Tan, Şenay Demir, Mahmut Yeral, Aslı Korur, Can Boğa, Hakan Özdoğu
doi: 10.4274/tjh.2014.0412  Pages 367 - 370 (573 accesses)
Tiamin suda çözünen bir vitamindir. Tiamin eksikliği Wernicke ensefalopatisi olarak bilinen, klasik olarak konfüzyon, ataksi ve oftalmopleji ile kendini gösteren bir merkezi sinir sistemi hastalığı olarak karşımıza çıkabilir. Hematopoetik kök hücre nakli sonrasında gelişen Wernicke ensefalopatisi nadiren bildirilmiştir. Bu nedenle haploidentik allojenik kök hücre naklinden sonra uzun süre total parenteral beslenme alan akut myeloid lösemili bir hastada gelişen Wernicke ensefalopatisini sunmak istedik. Bildiğimiz kadarıyla literatürde Türkiye’den bildirilen ilk olgudur.
Thiamine is a water-soluble vitamin. Thiamine deficiency can present as a central nervous system disorder known as Wernicke’s encephalopathy, which classically manifests as confusion, ataxia, and ophthalmoplegia. Wernicke’s encephalopathy has rarely been reported following hematopoietic stem cell transplantation. Herein, we report Wernicke’s encephalopathy in a patient with acute myeloid leukemia who had been receiving prolonged total parenteral nutrition after haploidentical allogeneic hematopoietic stem cell transplantation. To the best of our knowledge, this is the first case reported from Turkey in the literature.

LETTER TO EDITOR
15.Downgraded Lymphoma: B-Chronic Lymphocytic Leukemia in a Known Case of Diffuse Large B-Cell Lymphoma - De Novo Occurrence or Transformation
Smeeta Gejendra, Bhawna Jha, Shalini Goel, Tushar Sahni, Pranav Dorwal, Ritesh Sachdev
doi: 10.4274/tjh.2015.0164  Pages 371 - 372 (475 accesses)
Abstract | Full Text PDF

16.From Bone Marrow Necrosis to Gaucher Disease; A Long Way to Run
Neslihan Erdem, Ahmet Çizmecioğlu, İsmet Aydoğdu
doi: 10.4274/tjh.2015.0123  Pages 373 - 374 (597 accesses)
Abstract | Full Text PDF

17.First Observation of Hemoglobin Kansas [β102(G4)Asn→Thr, AAC>ACC] in the Turkish Population
Ibrahim Keser, Alev Öztaş, Türker Bilgen, Duran Canatan
doi: 10.4274/tjh.2015.0177  Pages 374 - 375 (553 accesses)
Abstract | Full Text PDF

IMAGES IN HEMATOLOGY
18.Mott Cells in the Peripheral Blood of a Patient with Dengue Fever
Aniya Antony, Marie Ambroise, Chokka Kiran, Mookkappan Sudhagar, Anita Ramdas
doi: 10.4274/tjh.2015.0082  Pages 376 - 377 (532 accesses)
Abstract | Full Text PDF

19.Diagnosis: Melanoderma after Hematopoietic Stem Cell Transplantation
Şule Ünal, İlhan Tezcan, Safak Güçer, Meryem Seda Boyraz, Deniz Cağdas, Duygu Uçkan Çetinkaya
doi: 10.4274/tjh.2014.0475  Pages 378 - 379 (559 accesses)
Abstract | Full Text PDF

NONE
20.Author Index 2015

Pages E1 - E4 (318 accesses)
Abstract | Full Text PDF

21.Subject Index 2015

Pages E5 - E8 (314 accesses)
Abstract | Full Text PDF

 



Impact Factor (2016) = 0.686