ISSN: 1300-7777 E-ISSN: 1308-5263
Turk J Hematol: 27 (2)
Volume: 27  Issue: 2 - 2010
Hide Abstracts | << Back
REVIEW
1.Radiation Therapy For The Solitary Plasmacytoma
Esengül Koçak, Giorgio Ballerini, Abderrahim Zouhair, Mahmut Özşahin
doi: 10.5152/tjh.2010.01  Pages 57 - 61 (3738 accesses)
Plazma hücre malignitesi klasik olarak dört gruptur: multiple myelom (MM), plazma hücre lösemisi, kemik yerleşimli soliter plazmasitom (SPB) ve ekstrameduller yerleşimli plazmasitom (EMP). Lokalize plazma hücre malignitesini iskelet sistemi yerleşimli SP ve EMP oluşturur. Plazmasitoma birçok farklı şekilde tanımlanabilir. Çoğunlukla kemik iliğinde veya yumuşak dokuda plazma hücrelerinden oluşan bir kitle şeklinde görülür. Henüz, soliter plazmositomların MM’a dönüşümü arasindaki ilişki tam olarak tanımlanmamıştır. Soliter plazmositomlar, hem SPB hem de EMP için ana tedavi radyoterapidir. Ancak, SP için uygun tedavi dozu için ortak bir data yoktur. Lokal kontrol için optimal doz hastalığın yerine ve boyutuna bağlı olarak 30 ve 50 Gy arasında değişmektedir. Bu derlemede lokal kontrol için minimal RT dozu tanımlanmaya çalışılmıştır.
Plasma-cell neoplasms are classically categorized into four groups as: multiple myeloma (MM), plasma-cell leukemias, solitary plasmacytomas (SP) of the bone (SPB), and extramedullary plasmacytomas (EMP). These tumors may be described as localized or diffuse in presentation. Localized plasma-cell neoplasms are rare, and include SP of the skeletal system, accounting for 2-5% of all plasma-cell neoplasms, and EMP of soft tissue, accounting for approximately 3% of all such neoplasms. SP is defined as a solitary mass of neoplastic plasma cells either in the bone marrow or in various soft tissue sites. There appears to be a continuum in which SP often progresses to MM. The main treatment modality for SP is radiation therapy (RT). However, there are no conclusive data in the literature on the optimal RT dose for SP. This review describes the interrelationship of plasma-cell neoplasms, and attempts to determine the minimal RT dose required to obtain local control.

RESEARCH ARTICLE
2.The protection of the myocardium by amifostine against mitoxantrone-induced acute cardiotoxicity in rats
Vefki Gürhan Kadıköylü, İbrahim Meteoğlu, Süleyman Demir, Hülya Aybek, Mete Kalak, Muharrem Balkaya, Çiğdem Yenisey, Zahit Bolaman
doi: 10.5152/tjh.2010.02  Pages 62 - 69 (2222 accesses)
AMAÇ: Amifostin (AMI) doksorubisinin yol açtığı kardiyotoksisiteden korunmada çeşitli deneysel ve bir kaç klinik çalışmada kullanılmıştır. Bu çalışmanın amacı Sıçan kalbindeki lipid peroksidasyonu, koruyucu enzimler ve mitoksantronun (MITO) yol açtığı akut kardiyotoksisite üzerinde AMI’nin etkilerini biyokimyasal ve histopatolojik incelemeler ile araştırmaktı.
YÖNTEMLER: Her bir grupta 6 sıçan olmak üzere 36 sıçan 6 gruba bölündü. İntraperitoneal (ip) olarak kontrol grubuna serum fizyolojik ve AMI grubuna 200 mg/kg AMI verildi. MITO 2.5 ve 5 gruplarındaki sıçanlar ip MITO 2.5 ve 5 mg/kg aldı. MITO 2.5+AMI ve MITO 5+AMI gruplarında aynı dozlarda MITO’dan 30 dk önce 200 mg/kg AMI uygulandı.
BULGULAR: Kretainin fosfokinaz-miyokardial bant ve kardiyak troponin T gibi kardiyak enzimlerin düzeyi değişiklik göstermedi. MITO gruplarındaki malondialdehid (MDA) düzeyleri kontrollere kıyasla yüksekti. MITO ve MITO+AMI gruplarındaki katalaz ve glutatyon düzeyleri kontrollerden yüksekti. MITO+AMI ve kontroller arasında süperoksit dismutaz ve glutatyon peroksidaz düzeyleri bakımından fark yoktu. Kalsiyum birikimi saptanmadı. Fibrozis, dejenerasyon ve inflamasyon skorları MITO+AMI gruplarında daha düşüktü.
SONUÇ: MITO lipid peroksidasyonu ve miyokardiyal zaralanmaya neden olurken miyokardiyum bu zaralanmadan korunmak için katalaz ve GSH düzeylerini arttırmaktadır. AMI miyokardiyal zararlanma ve lipid peroksidasyonu azaltarak MITO’nun yol açtığı akut kardiyotoksisiteye karşı koruyucu olabilmektedir.
OBJECTIVE: Amifostine (AMI) has been used for the prevention of doxorubicin-induced cardiotoxicity in several experimental and a few clinical studies. The aim of this study was to investigate the effects of AMI on lipid peroxidation, protective enzymes, and mitoxantrone (MITO)-induced acute cardiotoxicity in the rat heart using biochemical tests and histopathological examinations.
METHODS: Thirty-six rats were divided into six groups (n=6 in each). Control rats were given intraperitoneal (i.p.) serum saline and AMI group rats were given 200 mg/kg AMI i.p. Rats received MITO-2.5 and 5 mg/kg i.p. in the MITO-2.5 and MITO-5 groups. AMI 200 mg/kg i.p. was administered 30 min. before the same doses of MITO in the MITO-2.5+AMI and MITO-5+AMI groups.
RESULTS: The levels of cardiac enzymes such as creatinine phosphokinase-myocardial band and cardiac troponin T did not change. Malondialdehyde (MDA) levels increased in MITO groups compared to controls. Catalase and glutathione (GSH) levels in the MITO and MITO+AMI groups were higher than in controls. Superoxide dismutase and glutathione peroxidase levels were not different between MITO groups and controls. There was no difference in MDA levels between MITO+AMI groups and controls. Calcium deposition was not detected. The scores of fibrosis, apoptosis, inflammation, and degeneration in MITO groups were higher than in controls. The scores of fibrosis, degeneration and inflammation in MITO+AMI groups were lower.
CONCLUSION: MITO caused lipid peroxidation and myocardial damage, and the myocardium increased catalase and GSH levels to prevent this damage. AMI can protect against MITO-induced acute cardiotoxicity, decreasing myocardial damage and lipid peroxidation.

3.Functional proteomic analysis of Ankaferd® Blood Stopper
Duygu Özel Demiralp, İbrahim C. Haznedaroglu, Nejat Akar
doi: 10.5152/tjh.2010.03  Pages 70 - 77 (3626 accesses)
AMAÇ: Kanama durdurucu olarak bilinen Ankaferd (AKD); Thymus vulgaris, Glycyrrhiza glabra, Vitis vinifera, Alpinia officinarum ve Urtica dioica bitki özlerinin özel bir karışımıdır. AKD nin temel etki mekanizması, hayati eritrosit agregasyon odakları olan enkapsüle protein ağı formasyonunu sağlayarak gerçekleşmektedir. AKD kan hücreleri ve özellikle eritrositler ile oluşumunu indüklediği protein ağı sayesinde birincil ve ikincil haemostatik sistem üzerine etkisini koagülasyon faktörlerini birebir hasarlamadan gerçekleştirir.

YÖNTEMLER: ABS nin hemostaz üzerindeki etki mekanizmasını anlamak için 2D jel elektroforez ve kütle spektrometre yöntemleri kullanılarak proteomik analizleri yapıldı.
BULGULAR: Ankaferd kanama durdurucu içeriğinde tanımlanan bitkisel proteinler: NADP-bağımlı malik enzim, Ribuloz bisfosfatkarboksilaz büyük zinciri, MturazK, ATPsentaz altünitesi beta, ATPsentaz altünitesi-alfa, Chalcon flavonon isomeraz-1, Chalcon-flavonon izomeraz 2 ve Aktin-depolimerizasyon faktördür. Ayrıca Ankaferd kapsamında koagülasyon için oldukça önemli farklı insan proteinleri benzerleri de tanımlanmıştır, bu proteinler arasında; ATP sentaz, musin16 (CD164-sialomucin-benzer-2 protein), helezonal kangal taşıyan protein-141, hypotetik protein LOC283638 izoform 1, hypothetik protein LOC283638 izoform 2, dinaktin 5, Kompleks 1 intermadia ilişikli protein 30, mitokondrial protein, NADH dehidrogenaz (Ubiquinone) 1 alpha altkompleks, TP sentaz H+ taşıyıcı protein, mitokondrial aktin bağlayıcı protein 1, LIM kangal ve aktin bağlayıcı alt ünite 1 izoform a, LIM kangal ve aktin bağlayıcı alt ünite 1 izoform b, Spectrin alpha non eritrotik 1, Prolactin releasing hormone reseptör, Utrophin, tet onkogen aile üyesi 2 izoform b, Protein fosfotaz 1 regulatory altünit 12A, NIMA -ilişkili kinaz, ATP-bağlayıcı protein C12, malik enzim 1, Mitochondrial NADP(+) bağımlı malik enzim 3, ME2 protein, Nuclear faktör 1B tipi, Abihidrolaz kangal taşıyıcı protein 12B, E3 SUMO-protein ligaz PIAS2, Alpha-1,2-glucosyltransferase ALG10-A, Cofilin, 18 kDa fosfoprotein, p18, Aktin-depolymerizing faktör, ADF, Twinfilin-1, Ankirin tekrarlayan ve FYVE kangalı içeren protein 1, Usherin öncü proteini, Urotensin II reseptör yer almaktadır.
SONUÇ: Proteomik analizler sonucu elde edilen proteinler Ankaferdin hemostatik, yara iyileştirme ve anti-inflamatuvar etkilerinin araştırılmasına ışık tutacak ve açıklayıcı olacak niteliktedir.
OBJECTIVE: Ankaferd® Blood Stopper (ABS) comprises a standardized mixture of the plants Thymus vulgaris, Glycyrrhiza glabra, Vitis vinifera, Alpinia officinarum, and Urtica dioica. The basic mechanism of action for ABS is the formation of an encapsulated protein network that provides focal points for vital erythrocyte aggregation. ABS–induced protein network formation with blood cells, particularly erythrocytes, covers the primary and secondary hemostatic system without disturbing individual coagulation factors.
METHODS: To understand the effect mechanisms of ABS on hemostasis, a proteomic analysis using 2D gel electrophoresis and mass spectrometer was performed.
RESULTS: Proteins of plant origin in Ankaferd® were NADP-dependent-malic enzyme, ribulose bisphosphate-carboxylase-large chain, maturase K, ATP synthase subunit-beta, ATP synthase subunit-alpha, chalcone-flavanone isomerase-1, chalcone-flavanone isomerase-2, and actin-depolymerizing factor. Furthermore, functional proteomic studies revealed that proteins resembling human peptides have been detected within Ankaferd®, including ATP synthase, mucin-16 (CD164 sialomucin-like 2 protein), coiled-coil domain containing 141 hypothetical protein LOC283638 isoform 1, hypothetical protein LOC283638 isoform 2, dynactin 5, complex I intermediate-associated protein 30, mitochondrial, NADH dehydrogenase (ubiquinone) 1 alpha subcomplex, TP synthase, H+ transporting, mitochondrial actin binding 1 isoform, LIM domain and actin binding 1 isoform a, LIM domain and actin binding 1 isoform b, spectrin alpha non erythrocytic 1, prolactin releasing hormone receptor, utrophin, tet oncogene family member 2 isoform b, protein phosphatase 1 regulatory subunit 12A, NIMA (never in mitosis gene a)-related kinase, ATP-binding cassette protein C12, Homo sapiens malic enzyme 1, mitochondrial NADP(+)-dependent malic enzyme 3, ME2 protein, nuclear factor 1 B-type, abhydrolase domain-containing protein 12B, E3 SUMO-protein ligase PIAS2, alpha-1, 2-glucosyltransferase ALG10-A, cofilin, non-muscle isoform, 18 kDa phosphoprotein, p18, actin-depolymerizing factor (ADF), twinfilin-1, ankyrin repeat and FYVE domain-containing protein 1, usherin precursor, urotensin II receptor, interleukin 4, and midkine.
CONCLUSION: Proteomic analysis of Ankaferd® represents a true basis for the upcoming Ankaferd® studies focusing on its wound healing, hemostatic, anti-infective, antineoplastic, and preservative biological actions.

4.Cytotoxic T lymphocyte antigen-4 (CTLA-4) A49G polymorphism and autoimmune blood diseases
Faruk Aktürk, Veysel Sabri Hançer, Reyhan Küçükkaya
doi: 10.5152/tjh.2010.04  Pages 78 - 81 (2272 accesses)
AMAÇ: Sitotoksik T lenfosit antijen-4 (CTLA-4) ifadesi T lenfositlerde gerçekleşir ve T hücre cevabını engeller. Hayvan modellerinde CTLA-4 yokluğunun, dokuların poliklonal çoğalan lenfositler tarafından yoğun infiltrasyonu nedeni ile, ölümcül olduğu gösterilmiştir. Farklı otoimmün hastalıklar ile ilişkilendirilmiş CTLA-4 A49G polimorfizminin, CTLA-4 molekülünün inhibitör fonksiyonunu azalttığı düşünülmektedir.
YÖNTEMLER: Bu çalışmada otoimmun hemolitik anemi (OIHA) hastası 46 kişi, immun trombositopenik purpura (ITP) hastası 62 kişi ve 150 sağlıklı kontrol bireyinde CTLA-4 A49G polimorfizmi çalışılmıştır.
BULGULAR: ITP ve OIHA hastalarından oluşan iki grupta da sağlıklı kontrol bireyleri ile karşılaştırıldığında benzer allel frekansları ve genotip dağılımları saptanmıştır. Alt grup analizi gerçekleştirildiğinde ise hem OIHA hem de KLL hastalığına sahip 4 bireyin hepsinin polimorfizme sahip olduğu gösterilmiştir (3 AG, 1 GG). Risk alleli olan G OIHA, İTP ve kontrol grubunda incelendiğinde istatistik olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır.
SONUÇ: Bu verilerin ışığında CTLA-4 A49G polimorfizminin lenfoproliferatif hastalıkların patogenezine bir katkısının olmadığı veya lenfoproliferatif hastalığa sahip bireylerde otoimmün komplikasyonların gelişmesi açısından risk oluşturmadığı sonucuna varılmıştır.
OBJECTIVE: The cytotoxic T lymphocyte associated antigen-4 (CTLA-4) is expressed on T lymphocytes, and inhibits the T-cell responses. In animal models, it has been shown that complete CTLA-4 deficiency was lethal due to massive infiltration of tissues by polyclonally proliferating lymphocytes. CTLA-4 A49G polymorphism, which has been suggested to reduce the inhibitory function of the CTLA-4 molecule, was found to be associated with various autoimmune diseases in recent studies.
METHODS: In this study, we evaluated the frequency of CTLA-4 A49G polymorphism in 46 patients with autoimmune hemolytic anemia (AIHA), 62 patients with immune thrombocytopenic purpura (ITP), and 150 healthy individuals.
RESULTS: Allele frequencies and genotype distributions were similar in both ITP and AIHA patients compared to healthy individuals. In subgroup analysis, however, we found that in chronic lymphocytic leukemia (CLL) patients with AIHA (n=4), all patients had CTLA-4 A49G polymorphism (3 had AG, 1 had GG). There was no significant statistical association between G allele and systemic lupus erythematosus (SLE) or AIHA.
CONCLUSION: These data suggest that CTLA-4 A49G polymorphism does not contribute to the pathogenesis of lymphoproliferative diseases itself, nor does it increase the risk of autoimmune complications in patients with lymphoproliferative disease.

5.Enhanced platelet adhesion in essential thrombocythemia after in vitro activation
Andreas C. Eriksson, Kourosh Lotfi, Per A. Whiss
doi: 10.5152/tjh.2010.05  Pages 82 - 90 (2080 accesses)
AMAÇ: Esansiyel trombositemi (ET) platelet sayısının artması ve yüksek tromboz riski ile karakterize kronik bir myeloproliferatif bozukluktur. Ex vivo veriler tromboz riskine uygun olarak artan platelet reaktivitesini öne sürerken in vitro testler sıklıkla platelet aktivitesinde azalma tespit etmektedir. Bu çalışmanın amacı ET-hastalarında az sayıda çalışmaya dahil edilmiş bir platelet fonksiyonu konusu olan ET-plateletleri adezyonunun in vitro incelenmesidir.
YÖNTEMLER: Çalışmaya 30 ET hastası ile 14 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Statik platelet adezyonu tayini ile platelet adezyonu ölçülmüştür.
BULGULAR: Temel bulgu ET plateletlerinin, in vitro adezyon indüklenmiş uyaranlar ile kontrol plateletlerinden daha kolay aktive olduğu olmuştur. Bu durum özellikle yaşlı hastalarda ve adenosin 5-difosfat ya da ristosetin eklenerek kombine edilmiş kolajen ya da fibrinojen yüzeyler gibi çoklu uyaran kullanıldığında barizdir. Bu gibi çoklu uyaran hastaların yaklaşık %50’sinde kontrol değeri + 2 standart sapmanın üzerinde adezyon sonucunu vermiştir.
SONUÇ: Bulgular ET’de artan platelet aktivitesi konseptine uygun olsa da diğer in vitro çalışmaların tersinedir. Adezyon tayininde koşulların kronik platelet aktivasyonu varlığı ile ilgili olarak in vitro durumu taklit edebileceğini ileri sürüyoruz.
OBJECTIVE: Essential thrombocythemia (ET) is a chronic myeloproliferative disorder characterized by elevated platelet counts and increased risk of thrombosis. Ex vivo data suggest increased platelet reactivity in agreement with the increased thrombosis risk, while in vitro tests often detect decreased platelet activity. The present study aimed to investigate adhesion of ET-platelets in vitro, which is an aspect of platelet function that has been addressed in only a few studies on ET patients.
METHODS: The study included 30 ET patients and 14 healthy controls. Platelet adhesion was measured with a static platelet adhesion assay.
RESULTS: The main finding was that ET-platelets were more readily activated by adhesion-inducing stimuli in vitro than control platelets. This was particularly evident in elderly patients and when using multiple stimuli, such as surfaces of collagen or fibrinogen combined with addition of adenosine 5’-diphosphate or ristocetin. Such multiple stimuli resulted in adhesion above the control mean +2 standard deviations for approximately 50% of the patients.
CONCLUSION: The results are in accordance with the concept of increased platelet activity in ET, but opposite to most other in vitro studies. We suggest that the conditions in the adhesion assay might mimic the in vivo situation regarding the presence of chronic platelet activation.

6.Clinical Aspects Of Sclerodermatous Type Graft-Versus-Host Disease After Allogeneic Hematopoietic Cell Transplantation
Hatice Şanlı, Bengü Nisa Akay, Ender Soydan, Pelin Koçyiğit, Mutlu Arat, Osman İlhan
doi: 10.5152/tjh.2010.06  Pages 91 - 98 (2298 accesses)
AMAÇ: Allogeneik hematopoietik kök hücre nakli (Allo-HKHN) sonrası gelişen sklerodermatoz graft-versus-host hastalığının (GVHH) klinik özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Allo-HKHN yapılan 423 hasta retrospektif olarak analiz edilmiştir. Olguların yaş, cinsiyet, transplantasyon öncesi tanıları, hazırlık rejimleri, GVHH proflaksileri, akut GVHH ve/veya kronik likenoid ve kronik sistemik GVHH mevcudiyeti ve gelişen sklerodermatoz GVHH’nın klinik özellikleri değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Sklerotik lezyonlar 22 hastada ortalama 752±647 gün (ortanca 480) sonra gelişmiştir. Akut GVHH 17 hastada gelişirken, bunların 2’sinde karaciğer, 2’sinde gastrointestinal sistem ve 14’ünde deri tutulumu gözlenmiştir. Yaygın kronik GVHH (karaciğer, akciğer, deri ve oral mukoza) 12 hastada gelişmiştir. Skleroz 19 hastada (%86.4) jeneralize, 3 hastada (%13.6) lokalizeydi. Jeneralize sklerodermatoz değişiklikler izlenen 19 hastanın 8’inde (%36.4) leopar derisi görünümü mevcuttu. Olguların çoğunda sklerotik lezyonlar gövdede yerleşirken, ekstremitelerin distali etkilenmemiştir. Olguların 8’i likenoid GVHH’dan sklerodermatoz GVHH’ye dönüşürken, 2’sinde her iki faz bir arada ve 12’sinde sklerodermatoz GVHH denovo olarak gelişmiştir. Beş olgu transplantasyonla ilişkili geç komplikasyonlar nedeniyle vefat etmiştir.
SONUÇ: Sklerodermatoz GVHH geç başlangıçlı ve hastalar için oldukça sıkıntı oluşturabilen bir tablodur. Sklerodermanın aksine akral tutulum nadiren görülür. Lezyonlar hastalık seyri boyunca kaybolmamakla birlikte pek çok olguda prognoz iyidir.
OBJECTIVE: We aimed to evaluate the clinical features of sclerodermatous chronic graft-versus-host disease (GVHD) after allogeneic hematopoietic stem cell transplantation (AHSCT).
METHODS: We retrospectively analyzed 423 patients who underwent AHSCT. We assessed age, sex, pre-transplant diagnosis, conditioning regimen, GVHD prophylaxis, and occurrence of acute GVHD (aGVHD), chronic lichenoid and chronic systemic GVHD, and clinical properties of sclerodermatous GVHD.
RESULTS: Sclerotic skin lesions developed in 22 patients after a mean of 752±647 days (median 480). aGVHD appeared in 17 patients, with hepatic involvement in 2, gastrointestinal tract involvement in 2 and skin involvement in 13 of these patients. Extensive chronic GVHD (liver, pulmonary, skin and oral mucosa) developed in 12 patients. Sclerosis was generalized in 19 patients (86.4%) and localized in 3 patients (13.6%). Leopard skin eruption appeared in 8 (36.4%) of the 19 patients with generalized sclerodermatous changes. In most cases, sclerotic lesions appeared on the trunk, and distal parts of the extremities were spared. Eight patients (36.4%) progressed from lichenoid to sclerodermatous lesions, 2 (9.1%) with lichenoid and sclerodermatous phases together and 12 (55.5%) with de novo sclerodermatous lesions. Five patients died because of late transplant-related complications.
CONCLUSION: Sclerodermatous GVHD has a late onset and may be quite disabling. Unlike scleroderma, acral involvement is seen rarely. Although most lesions do not disappear in the course of the disease, most patients have a good prognosis.

7.New in vitro effects of clopidogrel on platelets in hyperlipidemic and healthy subjects
Derya Özsavcı, Azize Şener, Rabia Oba, Gülderen Yanıkkaya Demirel, Fikriye Uras, Turay Kevser Yardımcı
doi: 10.5152/tjh.2010.07  Pages 99 - 108 (2709 accesses)
AMAÇ: Klopidogrelin trombositler üzerinde yeni in vitro etkilerini tayin etmek: Malondialdehit, glutatyon, nitrit, aggregasyon cevabı, P-selektin, fibrinojen, apolipoprotein A1, apolipoprotein B ve fosfatidilserin ekspresyonları.
YÖNTEMLER: Sağlıklı (n: 9) ve hiperlipidemik (n: 9) olgulardan trombositler elde edildi. Klopidogrelli ve klopidogrelsiz trombositlerde P-selektin, fibrinojen, apolipoprotein A1, apolipoprotein B ve fosfatidilserin ekspresyonları flow sitometre ile tayin edildi. Malondialdehit, glutatyon, aggregasyon ve nitrit seviyeleri de tayin edildi.
BULGULAR: Klopidogrel yokluğunda, hiperlipidemililerde kontrollere göre trombosit agregasyonu, malondialdehit, P-Selektin, fibrinojen ve fosfatidilserin ekspresyonunun başlangıç değerleri yüksek; bununla birlikte nitrit, apolipoprotein A1 ve apolipoprotein B ekspresyonlarınınki ise daha düşüktü. Her iki grupta, klopidogrel anlamlı düzeyde aggregasyonu ve fibrinojen ekspresyonunu azalttı, fakat nitrit seviyelerini artırdı. Klopidogrel sadece hiperlipidemililerde P-selektin ve fosfatidilserin ekspresyonunu ve malondialdehiti azalttı ancak apolipoprotein A1 ve apolipoprotein B ekspresyonlarını artırdı.
SONUÇ: Görüldüğü üzere klopidogrel bazı yeni in vitro antiplatelet etkilere sahiptir. Bu çalışma, trombosit fonksiyonları üzerinde klopidogrelin etkilerine yeni bir bakış açısı sağlayan temel in vitro bir çalışmadır.
OBJECTIVE: We aimed to detect novel in vitro effects of clopidogrel on platelets by assessment of the following parameters: malondialdehyde, glutathione, nitrite, aggregation response, and expressions of P-selectin, fibrinogen, apolipoprotein A1, apolipoprotein B, and phosphatidylserine.
METHODS: Platelets were obtained from healthy (n: 9) and hyperlipidemic (n: 9) volunteers. Expressions of P-selectin, fibrinogen, apolipoproteins A1/B and phosphatidylserine with and without clopidogrel were assayed by flow cytometry. Malondialdehyde, glutathione, aggregation and nitrite levels were also assayed.
RESULTS: Without clopidogrel, the baseline values of platelet aggregation, malondialdehyde, and expressions of P-selectin, fibrinogen and phosphatidylserine were significantly higher, whereas nitrite and expression of apolipoproteins A1/B were significantly lower in hyperlipidemics than in the healthy group. In both groups, clopidogrel significantly reduced aggregation and expression of fibrinogen, but it elevated nitrite levels. Clopidogrel significantly decreased P-selectin and phosphatidylserine expression and malondialdehyde but increased expressions of apolipoproteins A1/B only in hyperlipidemics.
CONCLUSION: It seems that clopidogrel has some new in vitro antiplatelet effects. The present study is a basic in vitro study to suggest new insights into the effects of clopidogrel on platelet functions.

CASE REPORT
8.A rare extramedullary involvement in myeloma: lung parenchyma and association with unfavorable chromosomal abnormalities
Özlem Şahin Balçık, Murat Albayrak, Simten Dağdaş, Funda Ceran, Gülsüm Özet, Funda Demirağ, Osman Yokuş
doi: 10.5152/tjh.2010.08  Pages 109 - 112 (2287 accesses)
Multipl miyelomda (MM) akciğer enfeksiyonları ve göğüs kafesi kemiklerinde tutuluma bağlı gelişen pulmoner komplikasyonlar sıkça görülmesine karşın, akciğer parankim tutulumu oldukça nadirdir. Yapılan klinik çalışmalarda akciğer parankim tutulumunun kötü prognoz ile ilişkisi bulunmuştur. Burada akciğer parankim tutulumuna olumsuz prognostik sitogenetik belirleyicilerin eşlik ettiği bir MM olgusu sunulmaktadır.
Öksürük şikayeti ile başvuran 62 yaşında erkek olguya çekilen toraks tomografisinde; sağ orta lob düzeyinde heterojen hipodens kitle görünümü saptandı. Bronkoskopik biyopsi yapıldı. Patolojik incelemede immünhistokimyasal olarak kappa ile diffüz boyanma gösteren plazma hücre infiltrasyonu saptandı. Kemik iliği biyopsisinde plazma hücre infiltrasyonu görüldü. Konvansiyonel sitogenetik incelemede hipodiploidi saptandı. Fluorescence in situ hybridization ile yapılan sitogenetik incelemede delesyon (13q) tespit edildi. Sonuç olarak, akciğerde kitle lezyonu ile başvuran ve MM tanısı alan hastalarda ayırıcı tanıda MM a bağlı plazma hücre infiltrasyonu da düşünülmelidir. Bu olgular toplam sağ kalımları düşük olduğundan, yüksek doz tedavi gibi daha agresif tedavi yaklaşımlarına hızla yönlendirilmelidir.
Although pulmonary complications developing secondary to lung infections and involvement in ribs occur frequently in multiple myeloma (MM), involvement of the lung parenchyma is quite rare. In clinical studies, the involvement of lung parenchyma has been found to be associated with unfavorable prognosis. Here, a MM case in whom involvement of lung parenchyma was accompanied by unfavorable prognostic cytogenetic markers is presented.
A 62-year-old male presented with complaint of cough, and heterogeneous hypodense mass was detected in thorax computerized tomography. The patient underwent bronchoscopic biopsy. Pathological examination revealed diffuse plasma cell infiltration staining with kappa immunohistochemically. In bone marrow biopsy, plasma cell infiltration was observed. In conventional cytogenetic examination, hypodiploidy was established. In cytogenetic examination carried out with fluorescence in situ hybridization, deletion (13q) was determined. In conclusion, in patients diagnosed with MM and presenting with pulmonary mass lesion, lung involvement associated with plasma cell infiltration should also be considered in the differential diagnosis. As overall survival is low in these cases, more aggressive treatment approaches such as high-dose treatment should be immediately considered.

9.Complex cytogenetic findings in the bone marrow of a chronic idiopathic myelofibrosis patient
Tuğçe Bulakbaşı Balcı, Meltem Yüksel, Zerrin Yılmaz, Feride İffet Şahin
doi: 10.5152/tjh.2010.09  Pages 113 - 116 (2435 accesses)
Kronik idiopatik myelofibrozis, kronik myeloproliferatif hastalıklardandır ve splenomegali, myeloid metaplazi ve reaktif kemik iliği fibrozisi ile karakterizedir. Bu hastalıkların tanısında, özellikle de reaktif durumları ekarte etmek için kemik iliğinden kromozom analizi oldukça önemli bir araçtır. İdiopatik myelofibrozis, bu grup içerisinde en yüksek klonal sitogenetik anomali sıklığına sahiptir (%30-75). Trizomi 1q, 20q-, 13q- ve +8 en sık gözlenen anomalilerdendir. Bu yazımızda masif splenomegali ile başvuran 66 yaşında erkek olgunun bulguları sunulmaktadır. Olgunun kemik iliği biyopsisinde kronik myeloproliferatif değişiklikler ve dismegakaryopoez saptandı. Hidroksiüre tedavisi, splenik radyoterapi ve çok sayıda transfüzyon alan hastanın kliniği ilerleyen aylarda kötüleşti. Yapılan ikinci kemik iliği biyopsisisinde myelofibrozis gözlendi. Bu örneğin sitogenetik incelemesi sonucu daha önce tanımlanmamış üç yollu bir translokasyon ve 9. kromozomda delesyon saptandı. Karyotipi 46,XY,del(9)(q22q34),t(8;17;21)(q22;q21;q22)[23]/46,XY[2] olarak belirlendi. Olgu kısa süre sonra kaybedildi.
Chronic idiopathic myelofibrosis is a myeloproliferative disorder characterized by splenomegaly, myeloid metaplasia and reactive bone marrow fibrosis. Karyotype analysis of the bone marrow is an integral part of the diagnosis, especially as a discriminative tool in ruling out reactive conditions. The frequency of clonal cytogenetic anomalies in this disease is the highest among its group, varying between 30 and 75%. Among these, trisomy 1q, 20q-, 13q- and +8 are the most common aberrations. Here we report a 66-year-old male patient whose bone marrow biopsy revealed signs of chronic myeloproliferative changes and dysmegakaryopoiesis. He was administered hydroxyurea treatment, splenic radiotherapy and multiple transfusions. The patient worsened in the following months and the second bone marrow biopsy revealed myelofibrosis. Cytogenetic analysis of this bone marrow sample revealed a complex karyotype reported to be 46,XY,del(9)(q22q34),t(8;17;21)(q22;q21;q22)[23]/46,XY[2], with a previously undefined three-way translocation and deletion in chromosome 9. The patient died shortly thereafter.

10.An unusual presentation of pediatric acute lymphoblastic leukemia with parotid gland involvement and dactylitis
Şule Ünal, Barış Kuşkonmaz, Yasemin Işık Balcı, Bülent Cengiz, Murat Tuncer, Aytemiz Gürgey, Erman Cilsal, Ayşe Gültekingil, Fatma Gümrük
doi: 10.5152/tjh.2010.10  Pages 117 - 119 (2888 accesses)
Çocukluk çağı akut lenfoblastik lösemi (ALL) tedavisi boyunca geçirilebilecek kabakulak enfeksiyonunun, virusun düşük sitopatolojik etkileri nedeniyle, kızamık ve su çiçeği enfeksiyonlarının aksine daha hafif seyrettiğine dair raporlar bulunmaktadır. Daha önce kabakulak aşısı yapılmış olan üç yaşındaki kız hasta iki taraflı parotid bezinde şişlik ve daktilit nedeniyle başvurduğunda kabakulak IgM pozitifliği saptanmış ve ileri incelemesinde bilateral parotid infiltrasyonunun eşlik ettiği ALL tanısı konulmuştur. Çocukluk çağının atipik seyirli tüm hastalıklarında akut lösemi akılda tutulmalıdır. Aynı zamanda tedavi sırasında geçirilen kabakulak enfeksyonlarına benzer şekilde, ALL tanısı anında eşlik eden kabakulak enfeksiyonu da hafif seyretmektedir.
Mumps infection during the course of childhood acute lymphoblastic leukemia (ALL) treatment has been reported to have a mild course and this was related to the intrinsic low cytopathological effect of the virus, contrasting with the severe course of measles and Varicella zoster virus infections in immunocompromised patients. Herein, we present a three-year-old girl, who was previously vaccinated against mumps infection, admitted with bilateral parotid swelling, dactylitis and serum immunoglobulin M positivity for mumps infection and diagnosed to have ALL with bilateral persistent parotid involvement, inconsistent with mumps infection. Acute leukemia should be suspected during the atypical course of any disease during childhood. Besides, mumps infection at presentation of ALL, as similar to infection emerging during the period of the leukemia treatment, has a mild course.

11.First observation of Hb Tunis [beta124(H2)Pro>Ser] in Turkey
Aylin Köseler, Hasan Koyuncu, Onur Öztürk, Anzel Bahadır, Sanem Demirtepe, Ayfer Atalay, Erol Ömer Atalay
doi: 10.5152/tjh.2010.11  Pages 120 - 122 (2118 accesses)
Hb Tunis [beta124(H2)Pro>Ser] ilk kez 1988 yılında Tunus’da bildirilmiştir. Bu hemoglobin varyantı alkali ve asit ortamda yapılan standart elektroforez yöntemleri ile ayrılamamaktadır. İzoelektrik odaklama elektroforezinde (IEF-isoelectric focusing) ise Hb A’dan biraz daha hızlı bir davranış ortaya koymaktadır. Hb Tunis normal stabilite ve normal oksijen afinitesine sahip olup herhangi bir klinik belirti vermemektedir. Premarital tarama çalışmasında saptanan heterozigot Hb Tunis olgumuz, Türkiye ilk kez bildirilmektedir. Bu hemoglobin varyantı HPLC yöntemi ile ayrılabilmiş ve DNA dizi analizi ile doğrulanmıştır. Bu çalışmamızda ayrıca, hemoglobinopati kontrol programlarının başarılı biçimde uygulanabilmesi için yöresel düzeyde disiplinler arası işbirliğinin önemini vurgulamaktayız.
Hb Tunis [beta124(H2)Pro>Ser] was reported from Tunisia in 1988. This hemoglobin variant was detected by isoelectric focusing moving just ahead of Hb A. It cannot be identified by standard hemoglobin electrophoresis due to its similar mobility to Hb A. It has normal stability and oxygen affinity and does not produce any clinical symptoms. Here, we report a heterozygous Hb Tunis [beta124(H2)Pro>Ser] case discovered for the first time in Turkey in a premarital screening program. This hemoglobin variant can be identified with high performance liquid chromatography analysis confirmed with DNA sequencing. We emphasize in our study the importance of an interdisciplinary collaborative study at the provincial basis for the success of the hemoglobinopathy control program.

LETTER TO EDITOR
12.Ribosomal protein S19 - 631 insertion is an African-originated mutation
Özge Cumaoğulları, Ayşenur Öztürk, Nejat Akar, Solaf Elsayed, Ezzat Elsobky, Bakhouche Houcher
doi: 10.5152/tjh.2010.12  Pages 123 - 124 (1816 accesses)
Abstract | Full Text PDF

13.Lower FXII activity and thrombosis: a comment
Viroj Wiwanitkit
doi: 10.5152/tjh.2010.13  Page 125 (1721 accesses)
Abstract | Full Text PDF

14.IgA lambda oligoclonal gammopathy in multiple myeloma
İbrahim Tek, Dilsa Mızrak, Güngör Utkan, Selami Koçak Toprak, Hüseyin Tutkak, Abdullah Büyükçelik, Bulent Yalçın, Hakan Akbulut, Fikri İçli
doi: 10.5152/tjh.2010.14  Pages 126 - 127 (3322 accesses)
Abstract | Full Text PDF

15.Blood transfusion services in Iraq; an unfortunate field
Abbas Hashim Abdulsalam
doi: 10.5152/tjh.2010.15  Pages 128 - 129 (1928 accesses)
Abstract | Full Text PDF

16.Mega-dose methylprednisolone in hematologic and non-hematological disorders
Şinasi Özsoylu
doi: 10.5152/tjh.2010.16  Pages 130 - 131 (1867 accesses)
Abstract | Full Text PDF

17.Oseltamivir and G6PD deficiency
Şinasi Özsoylu
doi: 10.5152/tjh.2010.17  Page 132 (2269 accesses)
Abstract | Full Text PDF

18.FLT3 - ITD positive acute lymphocytic leukemia, does it impact on disease´s course?
Sebastian Kobold, Nerbil Kılıç, Nerbil Kılıç, John Scharlau, Carsten Bokemeyer, Walter Fiedler
doi: 10.5152/tjh.2010.18  Pages 133 - 134 (1951 accesses)
Abstract | Full Text PDF

IMAGES IN HEMATOLOGY
19.Pleural fluid plasmacytosis in a patient with plasma cell leukemia
Raihan Sajid, Bushra Moiz, Nausheen Kamran, Salman Naseem Adil
doi: 10.5152/tjh.2010.19  Pages 135 - 136 (1907 accesses)
Abstract | Full Text PDF

 



Impact Factor (2016) = 0.686